Artist Spotlight ‘Bir Sanatçı Bir Hikaye’: Pınar Hüseyinoğlu

Artist Spotlight ‘Bir Sanatçı Bir Hikaye’: Pınar Hüseyinoğlu

Artist Spotlight ‘Bir Sanatçı Bir Hikaye’: Pınar Hüseyinoğlu

‘Bir Sanatçı Bir Hikaye’ temalı Artist Spotlight yazı serisinde, her hafta bir sanatçının üretim pratiğine ve sanatsal yaklaşımına odaklanacağız.

Artist: Pınar Hüseyinoğlu |  Ed. Seda İstifciel

 

Decollage Art Space olarak başlattığımız açık çağrı ile her sene ODAK sergisinde yeni ve henüz geniş kitlelere ulaşmamış sanatçılara alan açıyor, bu sanatçıların üretimlerini nitelikli bir sergileme alanında izleyiciyle buluşturuyoruz. Profesyonel bir bağlamda temsil edilmelerini sağlamak ve uzun vadeli bir sanat yolculuğuna eşlik ederken "Artist Spotlight" yazı serimiz ile de onları yakından tanıma fırsatı yakalıyoruz.

Kurum olarak sanatçılarla sanat ekosistemi arasında sürdürülebilir ve nitelikli bağlar kurmayı önemsiyor, bu röportajlar ile sanatçıların profesyonel sanat süreçlerini geniş kitlelerle buluşturmayı arzuluyoruz. Artist Spotlight serisinin, güncel sanat ortamında karşılaşmalara alan açarak güçlü bir ağ kurmanın da zeminini hazırlayacak bir platform olmasını hedefliyoruz.

Artist Spotlight ‘Bir sanatçı bir hikaye’ projemizin bu serisinde “ODAK'25” sergimizde yer alan sanatçılarımız ile konuştuk.

Öncelikle sizi kısaca bir tanımak isteriz. Bize kendinizden biraz bahseder misin?
 

1984 yılında İstanbul’da doğdum. Akademik ve sanatsal üretimim, tek bir alana yerleşmekten ziyade,
farklı disiplinlerin yan yana ve eş zamanlı hareket eden bir hat üzerinden şekillendi. Uluslararası İlişkiler
lisans eğitimiyle başlayan bu süreç, Ortadoğu siyasi tarihi ve uluslararası ilişkiler alanında
tamamladığım yüksek lisansla birlikte; iktidar, temsil ve kültürel süreklilik meselelerine yönelik ilgimi
fark etmeksizin derinleştirerek bir refleks haline getirdi. Bu kuramsal arka plan, zamanla antropoloji
alanına da taşındı. Halen antropoloji doktorası kapsamında, minyatür sanatını iktidar ilişkileri,
geleneksellik, geleneğin sürdürülebilirliği ve çağdaş sanatla kurduğu aradalık üzerinden ele alan bir tez
çalışması yürütüyorum. Gerçekleştirdiğim antropolojik alan araştırmalarını farklı hocalardan aldığım
eğitimlerle yalnızca teorik bir çerçevede değil; teori ile pratiğin birlikte ilerlediği bir deneyim olarak
sürdürdüm. Aynı zamanda kamusal alanlarda seramik duvar yüzeyleri üreten bir atölyenin kurucu
ortaklarındanım. Bu çalışmalar, mekân, yüzey ve izleyiciyle kurulan ilişkinin doğrudan deneyimlendiği
bir üretim alanı; burada hem mimari bir yüzey hem de toplumsal bir temas alanı olarak, sanatın kamusal
bağlamda nasıl işlediğini gözlemlediğim bir alan oluşturmamı sağladı.
Eşzamanlı olarak plastik sanatlar ve resim alanında yüksek lisans eğitimime devam ediyorum. Üretim
pratiğimin temelinde multidisipliner bir yaklaşım yer alıyor. Akademik araştırma, geleneksel sanat
pratiği, çağdaş sanat üretimi ve kamusal alan uygulamaları; benim için birbirinden ayrı olmayan, birlikte
düşünen ve besleyen disiplinler olarak eşzamanlı çalışan katmanlar. Farklı disiplinlerin birbirini
bozduğu, yerinden ettiği ve yeniden kurduğu bir çalışma düsturu değil; alanlar arasında geçiş yaparak,
her bir disiplinin yöntem ve dilini koruyarak; düşüncenin farklı yüzeylerde ve bağlamlardaki ilişkileri
kurmayı amaçlıyorum.

 

Sizin için sanat nedir? Sanatla kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?
 

Benim için sanat, bireyin bedeninde ve davranışlarında yer etmiş toplumsal kodları açığa çıkaran
düşünme alanlarından birini teşkil ediyor. Evet içsel bir arayış, bireysel bir bakıştan çıksa da nihayetinde
kolektif olanla sürekli temas hâlinde olan, düşüncenin farklı yüzeylerde, farklı ritimlerle farklı
maddelerde cisimleşmiş halidir. İnsanı yalnızca rasyonel ya da politik bir özne olarak değil; çok
katmanlı bir varlık olarak ele alırım. Üretimlerim, bu katmanların yüzeyde hafif, tanıdık ve hatta
eğlenceli görünen biçimlerle nasıl taşındığını sorgulayan kavramsal bir pratiğe dayanıyor. Dolayısıyla
bireysel beden ile kolektif yapı arasındaki geçirgen sınırları; mimik, jest gibi insani ifadeleri, neşeli
formlar üzerinden duygulanımlar, oyunlar, gündelik davranış kalıpları aracılığıyla şekillendirilmiş
figürler üretimlerimin merkezinde yer alıyor. Figürlerim belirli bir kimliği, kişiyi ya da anlatıyı temsil
etmez; bunun yerine izleyicinin kendi varoluşuyla karşılaşabileceği bir yüzey işlevi görür. Bu nedenle
işlerim, anlamı sabitleyen temsiller olarak değil, anlamın izleyiciyle birlikte ortaya çıktığı ve sürekli
yeniden kurulduğu açık yapılar olarak var olur. Dünyayı sabit ve tanımlı temsiller üzerinden değil,
deneyimlenen ve sürekli dönüşen bir varoluş süreci olarak algılıyorum. Benim için birey, tamamlanmış
bir kimlikten çok, kendi yansımaları ve karşılaşmaları içinde sürekli yeniden kurulan bir oluş hali.
Üretim, bu oluş halini anlamlandırma ve görünür kılma biçimim. Temsil etmek yerine hissettirmeyi
seçiyorum, çünkü varoluşun en gerçek boyutunun açıklanabilir olandan çok, deneyimlenen ve
duyumsanan alanda ortaya çıktığına inanıyorum.

 

GOLDEN COMBS (Altın İbikler) / Satranç Takımı Seramik Viyol Kaide: 45cm X 45 cm h: 15 cm Seramik Heykeller: h:5cm-8cm

 

Üretim sürecinde sizi en çok besleyen anlar hangileri? Hangi anlarda üretimin kendiliğinden
aktığını hissediyorsunuz?

 

Üretim sürecim çoğu zaman uyumaya hazırlandığım anlarda, kafamın içinde dönen monologlarla başlar:
günün kendini bıraktığı, toplumsal rollerin gevşediği, düşüncenin sansürsüzleştiği eşik aşıldığında...
Dağınık, tekrar eden, filtresiz, hep daha fazlasını düşleyen düşünceler, gün içinde söylenmemiş
cümleler, yanlış anlaşılmış bakışlar, “aslında şöyle demek istemiştimler”ler... Gündüzleri sustuğum her
şey geceleri beni uyutmuyor ve içimde konuşmaya başlıyor... giderek somutlaşarak görsel formlara
dönüşüyor. Buradaki söyleyememe hali bir cesaret ya da basiret yoksunluğundan kaynaklanmıyor.
Çünkü bana göre bireysel özgürlükler toplumsal sorumluluklarla dengelenmeli! Tabi ki her
düşündüğümüzü söyle(ye)miyoruz, düşüncenin kırılganlığı, hassasiyetler, ifadenin yıkıcı potansiyeli,
her şeyi gün içinde tekrar tekrar filtrelerken gece her şey açığa çıkmaya başlıyor. Bu içsel akış, önce
düşüncelerime sirayet ediyor, sonra görsel olarak şekilleniyor. Gece saat 03.00-04.00 gibi ansızın kalkıp,
elime bir kalem kağıt alıp eskiz çizdiğim çok oluyor, çünkü çizmezsem sabah uyandığımda çoğunlukla
unutmuş oluyorum. Bu eskizler işlerimin temel üretim motoru haline geliyor.

 

Kişisel yaşam deneyimleriniz bugünkü üretim pratiğinizi nasıl belirledi ve bu pratiği ileride hangi
yeni ifade yollarıyla genişletmek istiyorsunuz?


Yaşam deneyimim pratiğimi alanlar arası hareket edebilen, geçirgenliği olan, esnek bir yapı kurabilme
biçimi olarak şekillendirdi. İşlerimin bir kısmı oyun teması altında, tavla, satranç, domino, tic tac toe
gibi işlevsel nesneler üzerinden, izleyiciyi direk etkin bir aktöre dönüştüren işlerden oluşuyor. Bir kısmı
kamusal alan düzenlemelerimden oluşuyor- ancak bunu sanattan ziyade yaratıcı endüstri alanının içine
dahil edilebilecek bir alan olarak görüp, ticari bir faaliyet olarak gerçekleştiriyorum. Sanat pratiğimdin
çerçevesinde oyunu, gündelik anlamıyla bir eğlence ya da boş zaman etkinliği olarak değil; zar, tahta,
tekrar eden hamleler, döngüsel kurallar ve sembolik figürleri göz önünde bulundurursak, kadim
kültürlerde olduğu gibi, kozmosu anlamlandırmanın, düzeni deneyimlemenin ve görünmeyeni görünür
kılmanın temel araçlarından biri olarak insanın evrenle kurduğu ilişkinin mikro ölçekteki yansımaları
olarak görüyorum. Dolayısıyla işlevsel işlerimde oyun temasını devam ettirmeyi planlıyorum.
Multidisipliner yaklaşımım seramik panolarımdan işlevsel nesnelere, heykel ve minyatür pratiğime
kadar tüm üretimlerimde belirleyici bir omurga oluşturuyor. Halihazırda çok sayıda malzemeyle, farklı
alanlarda çalışıyorum. Ancak hepsinde ortak olan bir şey var ki o da izleyiciyi üretimlerime dahil etmek!
Döner çerçeveler, açılıp kapanan yüzeyler, işlevsel nesneler ve modüler kurgular aracılığıyla
üretimlerimi “bakılan nesne” olmaktan çıkarıp, izleyicinin fiziksel ve zihinsel olarak dahil olduğu bir
deneyime dönüştürmeyi önemsiyorum. İzleyici, eserin etrafında dolaşırken ya da eseri dönüştürürken
anlatının bir parçası hâline geliyor; böylece yapıt tamamlanmış bir sonuçtan ziyade, katılımla sürekli
yeniden kurulan dinamik bir yapıya dönüşüyor. İşlevsel nesnelerle anlatısal yüzeyleri iç içe geçiren bu
çalışmalar hem gündelik hayatla temas eden hem de izleyiciyi pasif konumdan çıkaran katılımcı hale
getiren yapılar olarak kurgulanıyor.


 

Sanatınızda geliştirdiğiniz dilin oluşum aşamalarını dinlemek isteriz; üslubunuzu belirleyen temel
yaklaşımlar neler?


Sanat pratiğimde geliştirdiğim dil, tek bir kırılma anından değil; farklı dönemlerde üst üste eklenen
öğrenim, deneyim, araştırma ve üretim süreçlerinden oluşuyor. Başlangıçta tarihsel imgeler ve
geleneksel formlar üzerinden çalışırken, bu formların yalnızca estetik değil; iktidar, süreklilik ve aidiyet
gibi kavramları da taşıdığını fark ettim. Bu farkındalık, üretimlerimde biçimden çok işlev ve anlam
katmanlarına odaklanmamı sağladı. Öte yandan, akademik arka planımın da etkisiyle, insan figürü ile
beden, mimik ve gündelik davranış kalıplarını sanatsal dilimin merkezine aldım. Yüz ifadeleri, tekrar
eden örüntüler, bireyin kolektif yapılarla kurduğu ilişkileri araştırmak için kullandığım araçlara dönüştü.
Bu aşamada üretimlerim izleyiciyle doğrudan temas kuran bir hâl aldı, böylece statik bir estetikten çok;
hareket eden, çoğalan ve izleyiciyle birlikte tamamlanan dinamik bir yapıya dönüştü. Dolayısıyla
üslubumu belirleyen temel yaklaşım, tanıdık ve neşeli görünen formlar aracılığıyla daha karmaşık
toplumsal ve duygusal meseleleri görünür kılmak. Bu dil, yeni malzemeler, farklı ölçekler ve disiplinler
arası geçişlerle sürekli geliştirilebilir.

 

Bir fikri 'bu artık esere dönüşmeli' dedirten o kıvılcım sizde nasıl oluşuyor?


Bende o kıvılcım, düşüncenin toplumsal olarak filtrelenmiş hâliyle artık taşınamaz hale geldiği eşikte
oluşuyor. Bastırılan, ertelenen ya da sessizleştirilen düşünceler zihnimde sabitlenmek yerine zaman,
mekân ve bakışla buluşmaya ihtiyaç duyduğunda; fikir esere dönüşme zorunluluğu kazanıyor. Özellikle
benim gece monoglarımın beni dürtmeye başladığı uykuyla uyanıklık arasındaki ara-zamanda, düşünce
artık yalnızca içerik değil, o an, düşünsel akışın maddesel bir karşılık aradığı ve üretimin
kaçınılmazlaştığı kırılma noktası oluyor.


Sanatsal üretiminizde ileride hangi meseleleri merkeze almayı düşünüyorsunuz?


İlerleyen üretim pratiğimde insanın varoluşsal sürecini, bireysel deneyim ile kolektif yapıların
kesişiminde ele almayı hedefliyorum. Özellikle gündelik hayat içinde içselleştirilen toplumsal
normların, tarihsel anlatıların ve kültürel hafızanın bireyin algısı, bedeni ve zamanı üzerindeki etkilerini
görünür kılan meseleler beni besliyor. Bu doğrultuda işlerimde, bireysel olanın hiçbir zaman bütünüyle
tekil kalmadığı; kolektif ilişkiler, aktarım biçimleri ve süreklilikler içinde şekillendiği fikrini, bu
karşılıklı etkileşimle nasıl şekillendiğini göstermeyi amaçlıyorum. İzleyicinin, üretimlerime bakarken
aynı anda kendi varlığının kolektif üzerindeki izlerini ve kolektif yapının birey üzerindeki geri
dönüşlerini deneyimlemesini içerecek; sadece bir anlatının karşısına değil, birey ile kolektif arasındaki
sürekli müzakerenin deneyimlendiği bir durumun içine yerleştirecek kurgular aracılığıyla ele
alabileceğim dinamik üretimler yapmayı amaçlıyorum.


Son olarak ODAK deneyimi nasıldı? İzleyicilerden aldığınız dikkat çeken geri dönüşler oldu mu?
Bu yılın teması “YANSIMA” sizin sanatınızda nasıl bir yere dokundu?


Izleyiciyle karşılaşma anını, hem bir geri dönüş yüzeyi hem de anlam üretiminin çoğullaştığı anlar
olarak düşünüyorum. Üretimlerimin izleyiciyle kurduğu karşılaşmalarda farklı okumalara da alan
açarken, ortaya çıkan etkileşim beni de dönüştürdüğünü fark ettim. Her geri dönüş her temas, bir
reaksiyon zinciri oluşturuyor sanki. Sanat yapma pratiğim öncelikle düşünceyle, zamanla ve kendi içsel
dolaşımımla kurduğum zorunlu bir ilişkiden besleniyor. İzleyici bu sürece tanıklık ederek ya da katılarak
onu çoğaltabilse de tek başına motivasyon kaynağı teşkil etmiyor. Ama izleyicinin varlığı, aynı işin
farklı deneyimlerin ortaya çıkardığının en önemli ispatı olabilir. Çünkü çıkan üretimin yalnızca görsel
bir yüzey olarak kalmadığını ve içsel bir karşılaşma alanı açtığını gösterdi. Bu yılın teması olan
“Yansıma” ise pratiğimde zaten var olan iç-dış, görünen-gizlenen, bireysel-toplumsal
katmanlar arasındaki geçişleri daha bilinçli bir şekilde ele almama vesile oldu. Yansımanın
yalnızca bir geri dönüş değil, aynı zamanda dönüşüm üreten bir eşik olduğunu düşünmemi;
üretim sürecimde hem malzeme kullanımına hem de anlatı dilimi doğrudan etkilediğini
söyleyebilirim.

0