Mimarın Portresi no.2 Friedensreich Hundertwasser Rasyonel Mimarlığa Karşı
“Başka bir mimarlık mümkün mü?” Sorusunu romantik bir slogandan çıkarıp temeller üzerinde inşa eden nadir isimlerden biri Friedensreich Regentag Dunkelbunt Hundertwasser.
Orjinal adıyla Friedrich Stowasser. İsmindeki karışıklık bile sanatı ile benliği arasında oluşturduğu birliğe vurgu yapıyor ve orjinal bir karakter olduğunun ipuçlarını veriyor .
Peki, mimari bir eğitim almayan ve ana odağı mimarlık bile olmayan Hundertwasser’ı bu kadar ilginç kılan nedir? 1928 yılında Viyana’da doğan Hundertwasser akademiyi reddetmesi ve kendi sanat anlayışı üzerinden ilerleme isteği üzerine sanat okulunu ilk yılında terk ediyor. Mimarlık ile ilgili fikirleri ve yazıları olsa da, mimarlık pratiğine girişi 1980’lere kadar gerçekleşmiyor. 1985’te tamamlanan Hunderwasserhaus ise mimarlık anlayışı üzerine çok net bir sergi sağlıyor. Modern mimariden alışık olduğumuz estetik bütünlük, çevre ile uyum, temiz bir mimari algı, Hundertwasser’ın mimarlığında bulunmayan, hatta kaçınılan unsurlar. O daha çok, birbirinden bağımsız cephe elemanları, aynı hizada olmayan pencereler, yapı cephesinde bitkilenme, düz olmayan zeminler ile mimarisini oluşturmayı tercih ediyor. Modern mimariyi insanlığı kümeslere hapseden bir suç olarak görüyor.
Bu düşüncelerini ve modern mimarlığı mahkum ettiği düşünceleri, mimarlık pratiğine girmeden çok önce yazdığı “Küf Manifestosu”nda teorize ediyor (1958).
Tam adıyla “Mimarlıkta Rasyonalizme Karşı Küf Manifestosu” (Moulding Manifesto Against Rationalism in Architecture) olan metin ilk olarak mimarlığın bir meslek olarak algılanmasına savaş açıyor. Hundertwasser’e göre herkes inşa edebilmeli ve kendi mekanını üretebilmeli. Mekan üzerindeki mimarın tahakkümünü kaldırıp kiracının ya da dairede oturanın hükmünü geçerli kılmayı amaçlayan manifesto, “Pencere Hakkı” ve “Ağaç Kiracısı” gibi terimleri mimarlık sözlüğüne katmaya çalışıyor.
Hundertwasser “Pencere Hakkı” olarak nitelediği terimde, bir kiracının, penceresinden kolunu uzatabildiği alana kadar hakkı olduğu ve bu alanı dilediğince değiştirebilmesi gerektiğini savunuyor. Modern cephe anlayışına tamamen aykırı olan bu öneri, kiracının penceresinden ulaşabildiği apartmanın cephe alanını, yapının estetik bütünlüğüne bağlı olmaksızın boyayabilmesi, değiştirebilmesi ve hatta buradaki duvarları yıkabilmesini öngörüyor. Örneğin bir kiracı, kendi penceresinin cephe duvarlarını pembeye boyayabilir ve sokaktan geçen biri orada diğer katlarda yaşayan kişilerden farklı zevkleri olan birinin yaşadığını anlayabilir. Bu da elbetteki modern ve klasik mimarinin savunduğu tek bir tasarım sürecinin ürünü olan harmonik cephe fikrinin reddi anlamına geliyor.
Ekolojik anlamda da bir aktivist olan Hundertwaser’ın bu yönüne bu yazıda değinilmeyecek olsa da, binalarda yeşilin kullanılması konusunda da güçlü düşünceleri olduğu belirtilmelidir. “Ağaç Kiracısı” terimi ile yapının cephesinde yetişecek olan ağaçların da onun bir parçası olduğu ve temizlenmesi gerekmeyen, aksine yapının yaşamasını sağlayan bir eleman olduğunu savunur. Bu yeşilliklerin de, yapıda yaşayan kiracılar kadar onda hakkı olduğunu savunur Hundertwasser.
Modern mimarlığın düz çizgilerden oluşan çizim ve yapım teknikleri de, Hundertwasser tarafından eleştirilen bir diğer önemli durum. Ona göre cetvel mimari üretimin bir parçası olmayı bırakmalı. Cetvel, mimarinin yeni hastalığının (modernizm) bir semptomu ve değiştirilmesi gerek. “Şimdi, adalet adına, Mies van der Rohe, Neutra, Bauhaus, Gropius, Johnson, Le Corbusier, Loos ve diğerlerinin yapıları yıkılmalıdır; zira bunlar bir nesildir çağdışı kalmış ve ahlaken katlanılmaz hâle gelmiştir.”(Küf Manifestosu)
Bugün mimarlık okullarında öğretilen büyük isimlerin neredeyse hepsinin tersine bir mimarlık anlayışı içerisinde, onlara savaş açan Hundertwasser, Loos üzerinde ise özellikle durur. Modern mimarinin öncülerinden sayılan Viyanalı mimar Adolf Loos ile aynı şehirden olmaları ve Hundertwasser’in bir hastalık olarak algıladığı modern mimarlık hastalığının buradan dünyaya yayıldığını gözetmesi, yine aynı şehirden iyileştirilmesi gerektiği üzerinden kendisine bir sorumluluk yüklemesine sebep olur.
Mimarlık anlayışı kitlesel bir ölçeğe ulaşmamış ve hayata geçen yapılarının sayısı bir elin parmaklarını geçmemişse de, rasyonel mimarlık karşısında duran ve bunu pratiğe geçirebilecek kadar inatçı olan Hundertwasser, aykırı duruşu ve yapıları ile bunun imkansız olmadığını, daha insancıl ve kişisel bir yorum ile sempatik bir mimarlığın hayata geçirilebileceğini kanıtlamış olarak, 2000 yılında kendi tasarladığı teknesi ile Avrupa’dan yola çıkıp yerleştiği Yeni Zellanda’da yaşadığı hayata yakışır bir şekilde vefat etti. Naaşı ise önceden aldığı özel izinler ışığında, Yeni Zellanda’da sahip olduğu “Mutlu ölümün bahçesi” adını verdiği arazinin içinde herhangi bir mezar taşı olmaksızın bir lale ağacının altına defnedildi.
Görseller: Kapak Görseli: Friedensreich Hundertwasser
1.Görsel: Hundertwasserhaus-Viyana
2.Görsel: Rogner Bad Blumau Termal Hoteli Görseller Vikipedi’den alınmıştır.
İlgili sergiler: ONUN
Genel kategorisindeki diğer yazılar