Burada Bir Şeyler Söylenemiyor
Haftalık Sanat Haberleri (26 Ekim –2 Kasım)
Arter’de Kıyametin Uzak Bir Gelecek Değil, Şimdiki Zaman Olduğunu Hatırlatan Sergi
Dünyanın sonunu beklenen bir felaket olarak değil, hâlihazırda yaşanmakta olan bir süreç olarak ele alan “Sonra yok. Sonrası şimdi.”, Arter’in 3. kat galerisinde ziyarete açıldı. Delfin Öğütoğulları küratörlüğünde Arter Koleksiyonu’ndan yapıtları bir araya getiren grup sergisi, kıyamet anlatılarının ardında kalan ekolojik, politik ve varoluşsal krizlere odaklanıyor. Felaketin sinematik imgelerinden uzaklaşarak bugünün gerçekliğine bakan seçki, dünyanın yavaş ve katmanlı çöküşünü sorguluyor.
Serginin başlığı, Cormac McCarthy’nin Yol romanından hareketle şekilleniyor. Dünyanın sonunu tek seferlik, kesin bir kırılma anı olarak sunmak yerine tükenen bir yaşam alanının koşullarını tartışmaya açan bu yaklaşım, serginin de temelini oluşturuyor. Popüler kültürde tekrar tekrar karşımıza çıkan kıyamet senaryoları, çoğu zaman ani yıkımın çarpıcı görüntülerine odaklanırken daha uzun vadeli ve gündelik hayatın içine yerleşmiş tehditleri görünmez kılıyor.
Oysa radyasyon, küresel ısınma, hidrokarbonlar ve plastik kirliliği gibi küresel ölçekte etkili olan güçler, yalnızca bugünü değil, insan varlığının ötesine uzanan bir geleceği de şekillendiriyor. Birbirine bağlı krizlerin etkileri birikerek büyürken dünyanın sonu, uzak bir ihtimal olmaktan çıkıp içinde yaşadığımız koşulların bir parçasına dönüşüyor. Sergideki yapıtlar, bu süreci felaket estetiğinin tanıdık imgeleri üzerinden değil, onların gizlediği gerçeklikleri açığa çıkararak ele alıyor.
Ziyaretçilerin sergiyle ilk karşılaşması, onları birer izleyici konumuna yerleştiren yapıtlar aracılığıyla gerçekleşiyor. Hayali bir ekranın karşısında felaket haberlerini aktaran bir muhabirin anlatısı ya da dünyanın sonrasından kalmış izlenimi veren bir cihaz yığını, yıkımın nasıl temsil edildiği üzerine düşünmeye davet ediyor. İlerleyen bölümlerde ise kıyamet fikri, tek bir olayın dramatik sonundan uzaklaşıp gündelik yaşamın içine sızan ve giderek derinleşen bir çözülme olarak beliriyor.
Can Altay, Halil Altındere, Thomas Bayrle, Nermin Er, Ceal Floyer, Alison Knowles, Jarosław Kozłowski, Alicja Kwade, Nicholas Mangan, Olaf Metzel, Nam June Paik, Gerhard Richter ve Sigmar Polke, James Richards, Gerhard Rühm, Necla Rüzgar, Hrair Sarkissian, Sin Wai Kin, Amikam Toren, Nasan Tur ve Wolf Vostell’in eserlerini buluşturan “Sonra yok. Sonrası şimdi.”, felaketin sürekli yeniden üretilen imgeleriyle gerçek dünyadaki sonuçları arasındaki mesafeyi sorguluyor. Sergi, dünyanın sonunu beklemek yerine, bu sona benzeyen koşulların içinde nasıl yaşadığımızı düşünmeye çağırıyor.

*Görsel, arter resmi web sitesinden alınmıştır.
Salt Galata’da Emeğin Görünmeyen Hikâyeleri: “İşi Olmayan Giremez”
Çalışma hayatının kapalı kapılar ardında kalan hikâyeleri, işçi bedenleri ve fabrika hafızası üzerinden Salt Galata’da yeniden gündeme geliyor. Salt’ın “İşi Olmayan Giremez” başlıklı yeni sergisi, emeğin üretim mekânlarından küresel tedarik zincirlerine uzanan izlerini sürerken işçi-sermaye ilişkisini, çalışma koşullarını ve kolektif direniş biçimlerini farklı ölçeklerde ele alıyor. Eylül Şenses’in programladığı sergi, 14 Şubat 2027’ye kadar Salt Galata’daki Mastercard Sergi Mekânı ile binanın giriş ve birinci katlarında görülebilecek.
Sergi, üretimi yalnızca ekonomik bir faaliyet olarak değil; bedenlerin, kentlerin ve toplumsal ilişkilerin yeniden biçimlendiği bir süreç olarak inceliyor. Merve Bedir, insan, makine ve mekân arasındaki ilişkiyi merkeze alarak bedenin ve emeğin optimizasyon ile otomasyon doğrultusunda nasıl dönüştürüldüğünü araştırıyor. Kamil Dalkır ve Sibel Karadağ ise İstanbul’daki geri dönüşüm sahalarına odaklanıyor. Avrupa’dan getirilen atıkların işlendiği bu alanları küresel atık ekonomisi çerçevesinde ele alan ikili, üretim ve tüketim sistemlerinin bedensel maliyetlerini görünür kılıyor.
Türkiye’nin sanayi geçmişi de serginin önemli duraklarından birini oluşturuyor. belit sağ, Sümerbank Bakırköy Bez Fabrikası’nın özelleştirilmesi ve tasfiyesini incelerken kamu fabrikalarını ekonomik bir yük olarak tanımlayan neoliberal söylem ile ağır çalışma koşullarının işçi bedeninde bıraktığı izleri yan yana getiriyor. Dilşad Aladağ ise Simyonoğlu Fabrikası’nın önce Millî Fabrika’ya, ardından müzeye dönüşen tarihini resmî belgeler, toplumsal anlatılar ve kişisel hafızanın kesişiminde ele alıyor. Metehan Özcan’ın iş ilanları ve fabrika yıllıkları gibi buluntu malzemelerden oluşturduğu arşiv de endüstriyel üretim, barınma ve gündelik yaşam arasındaki sınırların nasıl kurulduğunu sorguluyor.
Ancak “İşi Olmayan Giremez”, fabrikayı yalnızca denetim ve tahakkümün gerçekleştiği bir mekân olarak görmüyor. Sergide çalışma alanları, aynı zamanda ortak itirazların ve dayanışma biçimlerinin geliştiği yerler olarak beliriyor. Sultan Gökdemir’in çalışması, 1989’da Türkiye genelinde gerçekleşen işçi eylemlerinin kentsel alanı nasıl kolektif bir mücadele sahnesine dönüştürdüğünü belgeliyor. Tamar Levit ve Yaën S. Levi ise Neval Tarım ve Çalışan Eller korosuyla birlikte, küresel tedarik zincirleri için üretim yapan tekstil işçilerinin hak arayışını odağına alıyor.
Üretimin ardındaki insan hikâyelerini, sanayi yapılarının dönüşümünü ve emek mücadelelerinin toplumsal hafızadaki yerini bir araya getiren sergi, çalışma hayatına dair yerleşik kabulleri yeniden düşünmeye çağırıyor. Fabrikaların geride bıraktığı izlerden günümüzün küresel üretim ağlarına uzanan anlatı, emeğin yalnızca ekonomik değer üzerinden ölçülemeyeceğini; bedenler, kentler ve ortak hafıza üzerinde de kalıcı etkiler yarattığını hatırlatıyor.

*Görsel, saltonline resmi web sitesinden alınmıştır.
Nermin Ülker, Söylenemeyen Sözlere Metalden Anıtlar Dikiyor
Dile getirilemeyen cümleler, söylenmesinin bedelinden çekinilen düşünceler ve zihinde kalıp dünyada karşılık bulamayan sözler… Nermin Ülker’in “Dört Köşeli Üçgen: Yerini Bulamamış Cümlelerin Anıtları” başlıklı kişisel sergisi, görünürlük ile örtülülük arasındaki gerilimi heykel üzerinden araştırıyor. Küratörlüğünü Filiz Ağdemir’in üstlendiği sergi, 20 Ekim-5 Aralık tarihleri arasında Black Light Gallery’de görülebilecek.
Adını Salâh Birsel’in 1961’de yayımlanan tek romanı Dört Köşeli Üçgen’den alan sergi, çevresini dikkatle gözlemleyen ve gördüklerini açıkça dile getirdiği için tepkiyle karşılaşan roman kahramanından hareket ediyor. Ülker’in odağında ise söylenemediği için hiç kurulmamış, karşılığını bulamamış ya da ifade edildiğinde yaratacağı sonuçlar nedeniyle geri çekilmiş sözler var. Sanatçı, bu cümleleri yalnızca dilin sınırları içinde bırakmak yerine onlara fiziksel bir varlık kazandırmayı deniyor.
Dört köşeli bir üçgen, zihinde tasarlanabilse de gerçek dünyada çizilmesi ya da inşa edilmesi mümkün olmayan bir form. Sergi bu imkânsızlıktan yola çıkarak, düşünülebilen fakat hayatta yer edinemeyen sözleri heykelin alanına taşıyor. Metal malzemeyle çalışan Ülker’in önceki sergisinde boşluklar aracılığıyla şekillenen heykeller, bu kez cümlelerin taşıyıcısına dönüşüyor. Sanatçı, uzun süre içinde sakladığı sözleri anıtsal formlarda somutlaştırırken onları alışılmış anlamda okunabilir metinler olarak sunmuyor.
Sergideki heykellerin yerleştirilme biçimi de anıt fikrine farklı bir yaklaşım getiriyor. Geleneksel olarak yükseltilmiş kaideler üzerinde sergilenen anıtların aksine, Ülker’in yapıtları doğrudan zeminde duruyor. Böylece heykel ile izleyici arasındaki fiziksel mesafe azalırken, anıtın temsil ettiği otorite ve erişilmezlik duygusu da yeniden düşünülüyor. İçlerinde taşıdıkları sözler yüksek sesle dile getirilmiyor; kamusal alanda varlık kazansalar da doğrudan okunmaya açılmıyorlar.
Metal yüzeylerin çizgisel yapısı, geniş boşluklar ve örtülü biçimler, cümlelerin görünürlüğünü özellikle zorlaştırıyor. Sözler heykellerin içine yerleşiyor; izleyici onları okumaktan çok, mekân içinde var olduklarını hissediyor. Böylece dil, alışıldık işlevinden uzaklaşarak biçime, yüzeye ve boşluğa dönüşüyor. Cümleler hem görünürlük kazanıyor hem de kendilerini bütünüyle açığa çıkarmaktan kaçınıyor.
Ülker’in kişisel olarak taşıdığı sözleri kamusal bir mekânda sergilerken aynı anda gizlemesi, serginin temel gerilimini oluşturuyor. Heykeller bir yandan tanıklık ediyor, diğer yandan mahremiyetin sınırlarını koruyor. Bu ikili durum, örtmenin anlamını da belirsizleştiriyor: Bir söz saklandığında güvence altına mı alınır, yoksa görünmez kılınarak sansüre mi uğrar? “Dört Köşeli Üçgen: Yerini Bulamamış Cümlelerin Anıtları”, dile getirilemeyenlerin de biçim kazanabileceğini gösterirken ifade özgürlüğü, suskunluk ve hatırlama üzerine açık uçlu bir düşünme alanı yaratıyor.

*Görsel, blacklightist web sayfasından alınmıştır.
Sanat & Sergi Haberi kategorisindeki diğer yazılar