Artist Spotlight ‘Bir Sanatçı Bir Hikaye’: Tuğba Demirbaş
‘Bir Sanatçı Bir Hikaye’ temalı Artist Spotlight yazı serisinde, her hafta bir sanatçının üretim pratiğine ve sanatsal yaklaşımına odaklanacağız.
Decollage Art Space olarak başlattığımız açık çağrı ile her sene ODAK sergisinde yeni ve henüz geniş kitlelere ulaşmamış sanatçılara alan açıyor, bu sanatçıların üretimlerini nitelikli bir sergileme alanında izleyiciyle buluşturuyoruz. Profesyonel bir bağlamda temsil edilmelerini sağlamak ve uzun vadeli bir sanat yolculuğuna eşlik ederken "Artist Spotlight" yazı serimiz ile de onları yakından tanıma fırsatı yakalıyoruz.
Kurum olarak sanatçılarla sanat ekosistemi arasında sürdürülebilir ve nitelikli bağlar kurmayı önemsiyor, bu röportajlar ile sanatçıların profesyonel sanat süreçlerini geniş kitlelerle buluşturmayı arzuluyoruz. Artist Spotlight serisinin, güncel sanat ortamında karşılaşmalara alan açarak güçlü bir ağ kurmanın da zeminini hazırlayacak bir platform olmasını hedefliyoruz.
Artist Spotlight ‘Bir sanatçı bir hikaye’ projemizin bu serisinde “ODAK'25” sergimizde yer alan sanatçılarımız ile konuştuk.

Öncelikle sizi kısaca bir tanımak isteriz. Bize kendinizden biraz bahseder misiniz?
Ben Tuğba Demirbaş. 1999 yılında Zonguldak’ta doğdum. Lisans eğitimimi 2025 yılında Bülent Ecevit Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde tamamladım. Sanatsal pratiğimde; nevrotik durumları ve aşırılık hallerini, abartılı hikayeler aracılığıyla yeniden kurguluyorum. Üretimlerimin merkezinde çoğunlukla psikolojik gerilim alanları, bilinçdışı imgeler ve parçalanmış kimlik temaları yer alıyor. Tek bir medyuma bağlı kalmaktansa; resim, heykel ve farklı malzemelerin sunduğu olanaklar arasında geçişken, disiplinlerarası bir süreç sürdürmeyi tercih ediyorum.
Sizin için sanat nedir? Sanatla kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?
Hangi tekniği veya yöntemi kullanırsam kullanayım; sanat benim için her şeyden önce bir iletişim kanalı ve özgün bir dil inşa etme süreci. Bu dili kurarken, bireysel ve toplumsal düzlemdeki nevrotik halleri veya aşırılıkları sadece birer sorun olarak değil, insan deneyiminin en samimi ve dürüst dışavurumları olarak görüyorum. Sanatla kurduğum ilişki; zihnin karmaşık labirentlerini ve parçalanmış kimlik katmanlarını izleyiciyle ortak bir duygusal zeminde buluşturuyorum.
Üretimlerim, aynı zamanda birine yazılmış mektuplar gibidir. Çoğu zaman kime yazdığımı tam olarak bilmem; bazen kendime, bazen geçmişte kalmış birine, bazen de henüz karşılaşmadığım birine. Benim için her eser, anlatılması güç olan psişik verileri görünür kılarak, bu meçhul “öteki” ile kurulan derin bir diyaloğun başlangıç noktasıdır.

*Aşkın Yaratığı, 50x70 cm tuval üzerine karışık teknik, 2025
Üretim sürecinde sizi en çok besleyen anlar hangileri? Hangi anlarda üretimin kendiliğinden aktığını hissediyorsunuz?
Üretim sürecimde beni en çok besleyen anlar, duygusal yoğunluğun fiziksel bir reaksiyona dönüştüğü o eşik noktalarıdır. Hissettiğim her duyguyu en uç sınırlarda yaşadığım için bu durum bazen bir “fizyolojik glitch” (bedensel bir sapma/kırılma) gibi vücudumda somut karşılıklar buluyor.
Ancak bu süreci evcilleştirmek veya kontrol altına almak yerine; onu tutkumdan doğan, doğal ve özgürleştirici bir akış olarak kabul ediyorum. Bu anlarda üretimim, rasyonel bir planlamadan sıyrılarak tamamen içgüdüsel bir dürtüyle şekilleniyor. Bu içgüdüsel döngü içerisinde; zihnimdeki kalıntıları diri tutuyor, onları formdan forma sokarak sürekli evirip çeviriyorum. Geçmişin tortularını veya anın nevrotik birikimlerini bir kenara itmek yerine, onları üretimimin yakıtı haline getiriyorum.
Kişisel yaşam deneyimleriniz bugünkü üretim pratiğinizi nasıl belirledi ve bu pratiği ileride hangi yeni ifade yollarıyla genişletmek istiyorsunuz?
Kişisel yaşam deneyimlerim üretim pratiğimin temelini oluşturuyor; zira sanatı, yaşamın dinamiklerini ve çatışmalarını doğrudan absorbe eden canlı bir mekanizma olarak konumlandırıyorum. Hayatı ve olayları uçlarda deneyimleme halim, pratiğimin kavramsal zeminini nevrotik ve aşırı olanın estetiği üzerine kurmamı sağladı.
Gelecekte bu pratiği, malzemenin sunduğu geleneksel sınırları aşarak daha hibrit yollarla genişletmeyi amaçlıyorum. Mevcut resim ve heykel disiplinlerimi, bu fizyolojik yoğunluğu ve gerilim anlarını izleyiciye daha doğrudan hissettirebileceğim mekansal müdahaleler ve deneysel yüzey araştırmalarıyla derinleştirmeyi hedefliyorum. Temel amacım; izleyiciyi eserin karşısında tutmak değil, onu tüm duyularıyla bu hikayenin bir parçası haline getirecek bütünsel bir deneyim alanı yaratmak.

Bir Numara, 7x12,5x18 cm alçı üzerine karışık teknik, 2025
Sanatınızda geliştirdiğiniz dilin oluşum aşamalarını dinlemek isteriz; üslubunuzu belirleyen temel yaklaşımlar neler?
Üslubumu belirleyen temel yaklaşım; parçalanmışlık ve bütünlük arasındaki o ince çizgide yürümektir. Görsel dilimi inşa ederken; psikolojik gerilimi somutlaştırmak adına formları manipüle ediyor, yüzeyleri katmanlaştırıyor ve malzemenin kendi doğasındaki o ham karakteri/hafızayı bir ifade aracına dönüştürüyorum. Bu dilin oluşum sürecinde; figürün anatomik gerçekliğinden ziyade, duygunun tetiklediği fizyolojik sapma anlarının haritasını çıkarmaya odaklanıyorum. Teknik detaylara, akademik formüllere veya malzemenin kusursuz işlenişine takılmıyorum. Benim için teknik; yalnızca o anki nevrotik yoğunluğu taşıyabilen esnek bir araçtan ibaret. Asıl önceliğim; kuralcı bir doğruluk sunmak değil, zihinsel bir kırılmanın bedende bulduğu etkiyi dürüstçe yüzeye aktarmaktır.
Bir fikri 'bu artık esere dönüşmeli' dedirten o kıvılcım sizde nasıl oluşuyor?
Bende o kıvılcım rasyonel bir kararla değil, tamamen içgüdüsel bir zorunlulukla oluşuyor. Eğer bir düşünce beni fiziksel olarak huzursuz etmeye başlamışsa, o fikir zihnimde çoktan parçalanmış ve formunu yitirmiş demektir. Dert edindiğim konunun en derinine inmeyi, onu en küçük parçalarına ayırarak yapısal bütünlüğünü sarsmayı, bir anlamda onu baltalayarak başka bir formda yeniden kurmayı seviyorum.
Sanatsal üretiminizde ileride hangi meseleleri merkeze almayı düşünüyorsunuz?
Sanatı; yaşamın dinamikleriyle eş zamanlı olarak dönüşen, nefes alan bir süreç olarak konumlandırıyorum. Bu yüzden gelecekte şu belirli temaları işleyeceğim gibi keskin sınırlar çizmiyorum. Üretim pratiğim her zaman hayatımla ve tanıklık ettiğim süreçlerle paralel ilerliyor.
İçinde bulunduğumuz çoğu durum kolektif bir düzlemde işliyor. Bireysel olarak hissettiğim o “aşırılık” veya “nevrotik” haller, aslında toplumsal meselelerin, ortak travmaların veya kolektif değişimlerin birer izdüşümü olabiliyor. Dolayısıyla yarın, dünyanın veya içinde yaşadığım toplumun bende tetikleyeceği herhangi bir yeni uyaran veya çatışma, pratiğimin merkezine yerleşebilir. Kısacası üretimlerimin rotasını; hayatın öngörülemez akışı ve bu akışın kolektif düzlemde üzerimde bırakacağı dürüst etkiler belirleyecek.
Son olarak ODAK deneyimi nasıldı? İzleyicilerden aldığınız dikkat çeken geri dönüşler oldu mu? Bu yılın teması “YANSIMA” sizin sanatınızda nasıl bir yere dokundu?
ODAK deneyimi, üretim pratiğimin profesyonel bir ağ içerisinde karşılık bulmasını sağlarken, aynı zamanda çok kıymetli dostluklar edinmeme ve değerli insanlarla tanışmama vesile oldu. İzleyicilerin eserlerime dair sunduğu farklı ve alışılmadık bakış açılarını dinlemek beni oldukça heyecanlandırdı; üretimlerimi onların perspektifinden görmek zihnimde yeni kapılar açtı.
Bu yılın teması olan “yansıma” ise, aslında benim pratiğimde zaten var olan ve o dönem hayatımla paralel giden meselelerle tam bir örtüşme içindeydi. İşlerimde yansıma çoğu zaman parçalanmış, bozulmuş ya da çarpıtılmış bir görüntü olarak ortaya çıkıyor. Çünkü gerçek yansımanın her zaman net ve konforlu olduğuna inanmıyorum. Benzer meselelere odaklanan diğer sanatçıların farklı yaklaşımlarını gözlemlemek, bu kolektif heyecanın bir parçası olmak süreci çok daha zenginleştirdi.