Artist Spotlight ‘Bir Sanatçı Bir Hikaye’: Su Başkan

Artist Spotlight ‘Bir Sanatçı Bir Hikaye’: Su Başkan

Artist Spotlight ‘Bir Sanatçı Bir Hikaye’: Su Başkan

‘Bir Sanatçı Bir Hikaye’ temalı Artist Spotlight yazı serisinde, her hafta bir sanatçının üretim pratiğine ve sanatsal yaklaşımına odaklanacağız.

Sanatçı: Su Başkan  | Ed. Seda İstifçiel

 

Decollage Art Space olarak başlattığımız açık çağrı ile her sene ODAK sergisinde yeni ve henüz geniş kitlelere ulaşmamış sanatçılara alan açıyor, bu sanatçıların üretimlerini nitelikli bir sergileme alanında izleyiciyle buluşturuyoruz. Profesyonel bir bağlamda temsil edilmelerini sağlamak ve uzun vadeli bir sanat yolculuğuna eşlik ederken "Artist Spotlight" yazı serimiz ile de onları yakından tanıma fırsatı yakalıyoruz.

Kurum olarak sanatçılarla sanat ekosistemi arasında sürdürülebilir ve nitelikli bağlar kurmayı önemsiyor, bu röportajlar ile sanatçıların profesyonel sanat süreçlerini geniş kitlelerle buluşturmayı arzuluyoruz. Artist Spotlight serisinin, güncel sanat ortamında karşılaşmalara alan açarak güçlü bir ağ kurmanın da zeminini hazırlayacak bir platform olmasını hedefliyoruz.

Artist Spotlight ‘Bir sanatçı bir hikaye’ projemizin bu serisinde “ODAK'25” sergimizde yer alan sanatçılarımız ile konuştuk.

Öncelikle sizi kısaca bir tanımak isteriz. Bize kendinden biraz bahseder misin?

1988 yılında Ankara’da doğdum. Çocukluk dönemimin bir kısmı Suudi Arabistan’da geçti. Türkiye’ye dönüşümün ardından Dokuz Eylül Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünde lisans eğitimimi tamamladım. Mezuniyet sonrası İstanbul’a yerleşerek uzun yıllar kurumsal yapılarda yöneticilik yaptım.

Kurumsal yaşamımla paralel olarak sanatsal pratiğimi de sürdürdüm; farklı malzemeler ve üretim yöntemleri üzerine çalıştım. Zaman içinde bu yönelim, profesyonel yaşamın sınırlarını aşan üretim odaklı bir arayışa dönüştü.

Pandemiyle süreciyle birlikte yaşamımı Bodrum’a taşıdım. Bu mekânsal değişim, uzun süredir içsel olarak olgunlaşan yönelimin somut bir karşılığı oldu ve atölyemi burada kurdum. Çalışmalarımı hâlen Bodrum’daki atölyemde sürdürüyorum.


Sizin için sanat nedir? Sanatla kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Düşünmenin ve algıyı yeniden düzenlemenin bir yolu. Zamanla ve deneyimle biriken hâllerin malzeme aracılığıyla biçimsel bir karşılık bulması. 

Dünyayla kurduğum ilişkiyi sabitlemekten çok, onu sürekli sorgulayan ve yeniden konumlandıran bir pratikle ilgileniyorum. Bu nedenle sanatla kurduğum bağ sonuç odaklı değil; araştırma ve deneyime açık bir sürece dayanıyor. 

Üretimimde sanat, doğrudan bir anlatı kurma çabasından ziyade; yönelimlerin ve karar anlarının sınandığı bir alan olarak beliriyor. Kişisel deneyimlerle kolektif okumalara aynı anda temas edebilen bu yapı, izleyiciye kapalı bir anlam dayatmak yerine karşılaşmaya açık bir ilişki öneriyor.

Üretim sürecinde sizi en çok besleyen anlar hangileri? Hangi anlarda üretimin kendiliğinden aktığını hissediyorsunuz?

Düşüncenin geri çekilip malzemenin konuştuğu zamanlar en çok beslendiğim anlar. Çünkü bu anlarda, zihnimde bir sonraki projenin heyecanı başlıyor.  Beynimi durduramadığım anlar.. 

Ne yapacağımı kesin olarak bildiğim anlardan çok, sürecin yön değiştirmesine izin verdiğim zamanlarda üretim akmaya başlıyor. Önceden tanımlı bir sonuca ulaşmaya çalışmadığımda; deneme, duraksama ve yeniden başlama hâlleri üretimin doğal bir parçası hâline geliyor. Bu anlarda kararlar zihinsel bir planlamadan çok, temas ve gözlem yoluyla şekilleniyor. Üretimin kendiliğinden aktığını hissettiğim yer de tam olarak burası.

Kişisel yaşam deneyimleriniz bugünkü üretim pratiğinizi nasıl belirledi ve bu pratiği ileride hangi yeni ifade yollarıyla genişletmek istiyorsunuz?

Kişisel deneyimlerim, üretim pratiğimde doğrudan anlatıya dönüşen unsurlar olmaktan ziyade; düşünme, konumlanma ve karar alma biçimlerimi şekillendiren bir arka plan olarak etkili oldu. 

Farklı coğrafyalar/kültürler, yer değiştirme, yolda olma hâlleri ve zamanla dönüşen algılarımla birlikte tüm bu deneyim bana akışı, hareketi ve hareket halinde olmayı öğretti. Çalışmalarımda da bu hareketleri vurguluyorum

Kurumsal yapılar içinde uzun süre çalışmak ve ardından üretim odaklı bir düzene geçmek ise, süreklilik ve kopuş kavramlarını aynı anda düşünmeye sebebiyet veren bir deneyim oldu.

Bu birikimler, üretimde tekil bir hikâye anlatmaktan ziyade; malzeme, form ve mekân arasındaki ilişkileri sınamaya yönelmemi sağladı. 

Çalışmalarımda, kişisel olanla kolektif olanın kesiştiği; sabitlenmiş anlamlar yerine akışkan, dönüşüme açık ve karşılaşmaya dayalı bir yapı kurmayı önceliyorum.

İlerleyen dönemde bu pratiği, farklı ölçekler ve malzemeler arası ilişkiler aracılığıyla yeni üretim alanları ve ifade olanakları açacak biçimde geliştirmeyi planlıyorum.

Sanatınızda geliştirdiğiniz dilin oluşum aşamalarını dinlemek isteriz; üslubunuzu belirleyen temel yaklaşımlar neler?

Geliştirdiğim dil bir anda ortaya çıkmadı; zaman içinde yaşadığım kırılmalar ve bırakmalar üzerinden şekillendi. Başlangıçta formu kontrol etmeye ve yüzeyi kusursuzlaştırmaya çalışıyordum. Ancak zamanla, daha az müdahale ettiğimde işlerin daha güçlü göründüğünü fark ettim. Bu dönüşüm hem iç dünyamda hem de yaşamımda yeni bir yere geçiş anlamına geliyor.

Doğayı bir model olarak almak yerine, onun ritmini ve çözülme biçimlerini gözlemlemek dilimi belirleyen temel yaklaşımlardan biri oldu. Biomorfik formlara yönelmem bu gözlem pratiğinden besleniyor. Organik yapılar ve akışkan sınırlar, doğrudan bir temsile yaslanmadan; doğadaki oluş ve dönüşüm dinamiklerini çağrıştıran bir yapı üzerinden şekilleniyor. Bu formlar estetik bir tercihten çok, dünyayı algılama biçimimin plastik karşılığı.

Kontrol ile sezgi arasındaki gerilim de üretimimin kurucu hattını oluşturuyor. Malzemenin direnç gösterdiği ya da yüzeyin kırıldığı anları bir aksaklık değil; yapının parçası olarak kabul ediyorum. 

İz, tekrar ve deformasyon bu nedenle bilinçli olarak dâhil ettiğim doğal unsurlar.

Bugün geldiğim noktada üslubum, formu sabitlemekten çok onun dönüşüm potansiyelini açık bırakmaya dayanıyor; tekil bir anlatı kurmak yerine çoklu okumalara imkân tanıyan bir yapı kurmaya çalışıyorum. 

Bir fikri ‘bu artık esere dönüşmeli’ dedirten o kıvılcım sizde nasıl oluşuyor?

Üretim sürecim çoğunlukla ani bir kararla değil; zihinsel ve bedensel bir yoğunlaşmanın belirli bir eşiğe ulaşmasıyla başlıyor. Bazı düşünceler uzun süre zihnimde dolaşıyor, notlar halinde birikiyor ve biçimsiz kalıyor. O düşünce tekrar tekrar geri dönmeye başladığında ve malzemeyle temas ettiğimde doğal bir karşılık buluyor ve bu noktada da artık form aradığını anlıyorum.

Ancak her üretimim bu şekilde başlamıyor. Bazen belirli bir fikirle değil, içinde bulunduğum içsel durumun farkındalığıyla malzemenin yanına gidiyorum. Bu anlarda düşünceyi önceden tanımlamıyorum; süreç ilerledikçe belirginleşmesine izin veriyorum. Ortaya çıkan form, başlangıçta tasarladığım bir sonucu değil, o anki psikolojik ve bedensel hâlimin izini taşıyor.

Benim için belirleyici olan, düşüncenin kavramsal olarak ikna edici olması değil; bende üretimi zorunlu kılan bir yoğunluk yaratması. Bu yoğunluk kimi zaman düşünsel bir birikimden, kimi zaman da içsel bir basınçtan doğuyor. Malzemeye dokunduğumda bir yönelim hissettiğim ve sürecin kendini dayattığını fark ettiğim an, o eşiğin aşıldığını biliyorum. Bu noktada üretimim, düşüncenin ya da hâlin malzeme içinde yön değiştirmesine alan açtığım bir sürece dönüşüyor. Başlangıçtaki niyetim çoğu zaman yerini başka bir yapıya bırakıyor. Süreç canlılığını koruduğu sürece, esere dönüşen şeyin tam olarak bu dönüşüm olduğunu düşünüyorum.

Sanatsal üretiminizde ileride hangi meseleleri merkeze almayı düşünüyorsunuz?

Belirli bir temayı ilan etmekten çok, yaşamın ve içinde bulunduğumuz varoluş hâlinin yüzeyde dengeli görünen fakat altında sürekli devinen yapısını araştırmak asıl benim meselem..

Doğa ile insan arasındaki ilişki, benim için romantik bir bütünlük değil; değişim ve dönüşüm üzerinden işleyen bir alan.

“Mesele” kavramını gündelik ya da politik bir çerçevede değil; daha çok varoluşsal bir düzlemde ele alıyorum. Yaşadığımız dünyanın görünür düzeni ile altındaki devinim arasındaki ilişki, üretimimde organik biçimde karşılık buluyor. Bu nedenle çalışmalarım, bir durumu temsil etmekten çok; bu dönüşüm hâlini anlatmaya yönelik. 

İlerleyen dönemde bu hattı daha da derinleştirerek, insanın varoluşsal kırılganlığına, zamansallık deneyimine ve var olma hâlinin katmanlarına odaklanan daha yoğun üretimler geliştirmeyi planlıyorum. Ölçek, mekân ve malzeme birliktelikleri üzerinden bu alanı genişletmek önceliklerim arasında.

Son olarak ODAK deneyimi nasıldı? İzleyicilerden aldığınız dikkat çeken geri dönüşler oldu mu? Bu yılın teması “YANSIMA” sizin sanatınızda nasıl bir yere dokundu?

ODAK benim için, bir işi atölye sınırlarının dışına çıkarıp başka bakışlarla temas ettirme deneyimiydi. Üretim sürecinde kendi iç mantığı içinde ilerleyen bir formun, sergi bağlamında başka işler ve başka yaklaşımlar arasında yer alması; işin tekil varlığını, çoğula dönüştüren bir durumdu. Bu geçişi izlemek, üretimin yalnızca yapım anında değil; çoğul içinde yorumlamak kişisel pratiğime de pozitif anlamda etki etti. 

İzleyiciyle kurulan temas da bu deneyimin önemli bir parçasıydı. Çalışmanın çoğunlukla “ne anlattığı” üzerinden değil, “nasıl bir hâl yarattığı” üzerinden karşılık bulması; üretimimde açıklayıcı bir dil kurmama yönündeki tercihimin yerinde olduğunu hissettirdi. İşin farklı kişilerde farklı izler bırakması, anlamın sabit değil; karşılaşma anında oluşan akışın göstergesiydi.

“YANSIMA” teması ise benim için tek yönlü bir yansıtma hâli değil; içsel bir yoğunluğun form aracılığıyla dışa taşınması ve o formun başka bir iç alanla temas etmesiyle ilgili. Bu nedenle tema, üretimime sonradan eklenen bir çerçeve değil; zaten içinde barındırdığı ilişki biçiminin doğal uzantısıydı. 

 

0