2 Mart 2026 Pazartesi

Kırılgan Dünyalar: Gözetimden Göçe Üç Sergi

Eda Çamlı  |  Ed. Seda İstifciel

Haftalık Sanat Haberleri (2 Mart- 9 Mart) :

“Dışarı çıkmak istiyorsan, içeri gir”

Özlem Günyol ve Mustafa Kunt’un “Dışarı çıkmak istiyorsan, içeri gir” başlıklı sergisi, 5 Mart–11 Nisan tarihleri arasında Dirimart’ın Londra mekânında izleyiciyle buluşuyor. Sanatçı ikilisi, heykel, performans, video ve yerleştirmeden oluşan altı yeni işiyle, akla hayale sığmayacak sosyal ve siyasi durumların nasıl yavaşça “yeni normal”e dönüştüğünü sorguluyor.

Sergi, siyasal şiddetin, gözetim mekanizmalarının ve kamusal ile özel alan arasındaki sınırların aşınmasının giderek olağanlaşmasını odağına alıyor. Mayfair’deki Açılış (2026) başlıklı çalışmada sanatçılar, kamusal alandaki gözetim ve muhbirliğin açık uçlu niteliğine dikkat çekiyor. Londra metrosundaki “See it. Say it. Sorted.” anonsundan hareketle kurgulanan performans, sergi açılışı sırasında kimliği sanatçılar tarafından dahi bilinmeyen bir dedektifin kaleme aldığı raporları içeriyor. Yapıt, galeri mekânının kamusal niteliğini ve küresel politik iklimde bu kamusallığı biçimlendiren artan otoriter baskıları görünür kılıyor.

The Dirty Work (2026) ise Almanya Şansölyesi’nin Haziran 2025’te İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını “die Drecksarbeit” (kirli iş) olarak nitelemesini sahiplenmesinden yola çıkıyor. 360 derece dönerek askeri mühimmat görüntüsüne dönüşen heykelsi harfler, sivil kayıpları görünmez kılan siyasi retoriğin şiddetini çarpıcı bir biçimde ifşa ediyor.

Türkiye’deki haksız tutuklamalara odaklanan Ben bu renkleri sevmedim! (2026), gözaltı ve tutukluluk süreçlerinde siyasetçi, entelektüel ve gazetecilerin maruz kaldığı mekânsal renkleri merkezine alıyor. Basın yayın organlarından dijital olarak toplanan polis üniforması, nezarethane, adliye koridoru, sorgu odası ve hücre kapısı renklerinden oluşan palet, devlet şiddetinin gündelik görsel kodlarını açığa çıkarıyor. Çepeçevre (2026) adlı çalışmada ise bu renkler, Türkiye hapishanelerindeki tek kişilik bir hücreye eşdeğer ölçekte bir mekânı çevreleyen duvar resmine dönüşüyor; bireysel özgürlüklerin kısıtlanması ve tecrit koşulları altında zaman algısının bozulması ele alınıyor.

Zamansallık ve yerinden edilme teması, sanatçıların kendi kalp atışlarını referans alarak ürettikleri otoportre video serisi Aynı Zaman(da) (2026)’da derinleşiyor. Günbegün (2026) ise 20. yüzyıl başından bu yana tutukluların boncuklarla ürettiği ve “hapishane işi” olarak bilinen örgü tekniğine referansla, tamamlandığında bir yıllık süreci işaret edecek bir çalışmaya dönüşüyor.

Sergide ayrıca, sanatçıların Hollanda’nın Delft kentinde gerçekleştirdiği Bir anekdot: Öteki (2020) yer alıyor. Çalışmada, arızalı bir park lambasına mors alfabesiyle “Free Osman Kavala” mesajı tekrar ettirilerek kamusal alanın sessiz bir direniş zeminine dönüşmesi sağlanıyor. İkilinin önceki işlerinden Hak (2015) ise Türkiye Anayasası’nda 36 kez geçen “hak” kelimesini grafik olarak bir araya getirerek, anayasanın temel işlevinin bireylerin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak olduğunu hatırlatıyor.

“Dışarı çıkmak istiyorsan, içeri gir”, izleyiciyi gözetim, otorite, özgürlük ve zaman kavramları etrafında şekillenen çok katmanlı bir düşünme alanına davet ediyor.


 *Görsel, dirimart resmi web sitesinden alınmıştır.

Rast Galeri’den Yeni Sergi: “Form Dışı Sapmalar”

Rast Galeri, Berka Beste Kopuz, Damla Yalçın ve Sinan Logie’nin eserlerini bir araya getiren “Form Dışı Sapmalar” başlıklı sergiye 28 Şubat–5 Nisan tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sergi, mekânı edilgen bir sergileme alanı olmaktan çıkararak hafıza, beden ve zaman ekseninde yeniden düşünmeye davet eden bir karşılaşma alanı kuruyor. Kavramsal metni Ebru Nalan Sülün tarafından kaleme alınan sergi, üç sanatçının farklı üretim pratiklerini ortak bir düşünsel zeminde buluşturuyor.

“Form Dışı Sapmalar”da mekân, olgusal sınırlarından sıyrılarak adeta yazılı bir bellek gibi ele alınıyor. Tekrarlar, gölgeler, boşluklar, kapılar ve pencereler yalnızca mimari unsurlar olarak değil; anlamın ve deneyimin taşıyıcıları olarak beliriyor. Bu yaklaşım, Martin Heidegger’in 1951 tarihli Building, Dwelling, Thinking (Bauen, Wohnen, Denken) metnini hatırlatıyor; özellikle “dwelling” (mesken tutmak) kavramı üzerinden insan ile mekân arasındaki simbiyotik bağa işaret ediyor.

Serginin düşünsel arka planında yer alan “simbiyoz” kavramı ise biyolojik kökeninin ötesine taşınarak mekânla kurulan ilişki bağlamında yeniden yorumlanıyor. Farklılıkların uzun süreçler boyunca birlikte var olma hâlini tanımlayan bu kavram; ortak yaşam, karşılıklı dönüşüm ve iz bırakma fikirlerini öne çıkarıyor. Kopuz, Yalçın ve Logie’nin pratikleri arasındaki eşzamanlılık, kolektif bir üretimden çok, yıllara yayılan karşılıklı farkındalıkların ve paralel duyarlılıkların doğal bir kesişimi olarak ortaya çıkıyor.

Sergide “hafıza”nın temsiliyetini ise “gölge” metaforu üstleniyor. Gölgeler, ne bütünüyle mekâna ne de hafızaya ait; her iki alanın da sürekliliğini ve kırılganlığını aynı anda taşıyan aracı unsurlar olarak beliriyor. Kapılar, pencereler ve diğer eşik öğeleri ise geçmiş ile şimdi arasında müzakere alanları açarak, çalışmalara anlatısal bir derinlik kazandırıyor.


 *Görsel, birgun resmi web sitesinden alınmıştır.

Göç ve Aidiyet Odağında Bir Sergi: “Dünyanın Sarsak Muğlaklığı”

Göç, bellek ve aidiyet ekseninde şekillenen “Dünyanın Sarsak Muğlaklığı” başlıklı sergi, 6 Mart–17 Nisan tarihleri arasında Sabancı Üniversitesi KASA Galeri’de; 29 Mayıs–13 Haziran tarihleri arasında ise Ateljéhuset F2 Artist Run Gallery’de izleyiciyle buluşuyor. Küratörlüğünü Derya Yücel’in üstlendiği sergi, farklı kuşak ve coğrafyalardan on bir sanatçıyı bir araya getiriyor.

Sergide; İpek Duben, Gözde İlkin, Murat Gök, Şeyda Özdamar, Volkan Aslan, Fikret Atay, Kristina Lindberg, Mattias Käll, Rio Drop, Tekin Karakuş ve Johanna de Verdier’in işleri; göç, kimlik, bellek, beden, doğa ve teknoloji temaları etrafında yan yana geliyor. Bireysel anlatılarla kolektif hafızayı, bedensel deneyimle politik sınırları kesiştiren sergi, dünyanın kırılganlığı ve hareketliliği üzerine düşünmeye alan açıyor.

“Dünyanın Sarsak Muğlaklığı”, göçü yalnızca fiziksel bir yer değiştirme olarak değil; kimlik, aidiyet ve hafıza ile yeniden yüzleşilen sarsıcı bir deneyim olarak ele alıyor. Savaş, çatışma, mültecilik, sürgünlük, sınır politikaları ve yerinden edilme süreçleriyle iç içe geçen bu olgu, sergide estetik bir araştırma alanına dönüşüyor. Kumaşlar, arşiv belgeleri, videolar, fotoğraflar, sesler ve dijital imgeler aracılığıyla göçün maddi ve duygusal izleri görünür kılınıyor.

Sergi, Çek-Brezilyalı filozof Vilém Flusser’in sürgünü “yeni kökler yaratmak için çevresini dönüştüren birey” olarak tanımlayan yaklaşımından hareketle, sanatın yalnızca temsil değil aynı zamanda düşünsel hareketlilik ve estetik direnç üretme alanı olduğunu vurguluyor. Bu bağlamda sergi, evi olmayanlar ve ait olacak bir yeri bulunmayanlar için nasıl bir mekân ve topluluk tahayyül edilebileceği sorusunu merkezine alıyor.

İlk durağı İstanbul olan “Dünyanın Sarsak Muğlaklığı”, ardından Örebro’daki Ateljéhuset F2 Artist Run Gallery’de izleyiciyle buluşarak göçün çok katmanlı deneyimini uluslararası bir bağlama taşıyor.


 *Görsel, kasagaleri.sabanciuniv.edu resmi web sitesinden alınmıştır.


Yorumunuzu bırakın