Eren Can Altay | Ed. Seda İstifciel
İtalya’nın Adriyatik kıyısında küçük bir kasaba, Fano, bugünlerde yeni bir keşif ile hareketli günler yaşıyor. Adı sanı çok duyulmamış bu kasaba, Batı dünyasının en önemli mimari keşiflerinden birine ev sahipliği yapıyor. Mimarının Marcus Vitruvius Pollio olduğu geçtiğimiz günlerde açıklanan 2000 yıllık bir bazilika yapısının kalıntıları gün yüzüne çıkarıldı.
Aslında bazilikanın kendisi tarihi değerinden öte çok da özel bir önem taşımıyor. Yapıyı bu kadar önemli yapan detay mimarının ünü. Ancak ironiktir ki, bu kadar ünlü olan bir mimarın hiçbir yapısı günümüze ulaşmadı. Fano’da bulunan bazilika, bu ünlü mimardan, Vitruvius’tan bize ulaşan keşfedilmiş ilk yapı. Peki nasıl oluyorda hiçbir yapısını bilmediğimiz biri, mimari gelenekte bu kadar önemli bir yere sahip olabiliyor?
Öncelikle Marcus Vitruvius Pollio hakkındaki verilerimiz çok kısıtlı olduğunu belirtmeliyim. M.Ö. 1. yüzyılda yaşamış olan Vitruvius, yaptığı yapılardan ziyade kaleme aldığı De Architectura (Mimarlık Üzerine 10 Kitap) eseri ile tanınıyor. Zaten elimizdeki veriler de bu metinden geliyor. Kendisinden öğrendiğimiz kadarıyla Vitruvius, Roma ordusunda kuşatma silahları ve savaş makinaları üzerine görev alıyor. Yaşadığı tarih aralığı göze alındığında Julius Cesar’ın ordusunda da görev almış olma ihtimali var ancak bunu kanıtlayan bir veriye sahip değiliz.

De Architectura günümüze ulaşmış en eski teorik mimari eser olma özelliğini taşıyor. Zaten Vitruvius’u bu kadar ünlü yapan da bu. Roma İmparatorluğunda inşa edilen su kemerleri, yollar, bazilikalar, ve savaş aletleri gibi döneminin mimarisi hakkında teknik detayların yanı sıra teorik görüşleri ve dönemin mimari algısı hakkında fikirler edinebilmemizi sağlayan De Architectura, Rönesans’ta, antik eserlerin yeniden çalışılması sırasında temel bir referans noktası olarak defalarca temize çekiliyor ve bu sayede günümüze kadar ulaşıyor. Bu döneme ait olan Leonardo Da Vinci’nin insan figürü eskizi (Vitruvius Adamı), De Architectura’nın üçüncü kitabındaki betimlemeler referans alınarak çiziliyor.
İnsan bedeni ile yapı arasındaki ilişkilerin metne dökülmesi ve bu ilişkinin betimlenmesi, mimari anlayışının teorik çerçevesinin de yönlenmesine olanak sağlıyor. Bunun yanısıra Vitruvius’un metninde yer verdiği iyi bir mimarlığa dair düşünceleri ve sınıflandırmaları da, mimarlığın ve yapıların algılanmasında yüzyılları aşan bir etkiye ulaşıyor. Neredeyse slogan haline gelmiş “Firmitas, Utilitas, Venustas” (sağlamlık, kullanışlılık, güzellik), Vitruvius’un kitabında bahsettiği mimarinin üç temel yapıtaşını oluşturuyor. Ona göre (ve belkide onu takip eden mimarlara göre) bu üç terim iyi bir mimarinin sac ayaklarını oluşturuyor. Bu yaklaşım hala birçok mimari tasarım eğitiminde teorik bir altlık olarak yer ediyor.
Tüm bu teorik ve metinsel altılığa rağmen yüzyıllardır eksik olan bir durum vardı. Mimari detayları ve görüşleri 2000 yıldır tekrar tekrar okunan ve çalışılan Vİtruvius’un herhangi bir yapısı bulunamamıştı. Ta ki bugüne kadar. Fano’daki keşfi önemli kılan da işte bu nokta. 2000 yıldır ilk defa bir yapıya mimarının Vitruvius olduğunu bilerek bakıyoruz.
Günümüze kadar bir metin ile taşınmış bu mimarın yapısının keşfi de elbetteki De Architectura’ya bağlanıyor. Keşfinden önce detaylarına hakim olduğumuz bu enteresan yapı Vitruvius’un metni referans alınarak gün yüzüne çıkartılıyor. Arkeolojik kazılar sonucunda temelleri açığa çıkan yapının, De Architectura’nın 5.kitabında betimlenen bir yapıya uyduğu fark edilince, kazının ilerleyen safhaları, metindeki açıklamalara göre yönlendiriliyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan bulguların, metindekilerle santimi santimine uyuştuğu fark edilince ise, yapının mimarı hakkında herhangi bir şüphe kalmıyor.

Bu keşif sonrası 2000 yıllık bir gizemin ilk fiziksel çözümlemeleri yapılabilir hale geliyor. Bundan sonra ise Vitruvius’a ait başka yapıların bulunup bulunmayacağını ise zaman gösterecek. Kesin olan tek birşey var ki, Fano adındaki bu küçük kasaba bir daha asla eskisi kadar sakin olamayacak.