Eren Can Altay | Ed. Seda İstifciel
Gündelik hayatın akademik olmaktan uzak tartışmalarında sanattan, edebiyattan, resimden ve mimariden “saf sanat” şeklinde bahseder ve onların üretim süreçlerindeki pratik ve çok da entelektüel olmayan taraflarını göz ardı ederiz. Oysaki göklere çıkarılan bir edebi eser, yek sanatsal duygulardan ziyade ekonomik kaygılarla tefrika edilir ve belki de üç beş kuruş daha fazla kazanabilmek için bir iki de fazladan betimleme yerleştirilirdi. Veya yıllar boyunca herhangi bir müzenin deposunda duran ya da kişisel bir koleksiyonun parçası olan bir resim, o güne kadar kimseyi şoke etmez ya da çağlar ötesi bir üretim olarak algılanmazken, (mesela) ne hikmetse ünlü bir soyguna konu olduktan sonra tekrar bulunup, dönemin magazinsel çalkantılarında değerini onlarca misline katlayıp en ünlü müzelerde yerini alabilir. Bu müzeler de bu eserlerden milyonlarca dolar kar elde edebilirler.
Sanatın bu gayet de ekonomik hali, muhtemelen sanatın oluşmasında kabul etmek istemeyeceğimiz kadar büyük bir yer kaplar. Oysa biz sanatın sadece sanat olarak değerli olduğunu düşünmek isteriz ve bu sürecin ardındaki networking ve ekonomik ağları görmezden geliriz. Özellikle üretim aşaması açısından, diğer sanat dallarından çok daha fazla sermaye gerektiren mimarlık da bu bağların kalbinde yer alır. Her ne kadar alternatif denemeleri mevcut olsa da genel olarak burjuva mesleği olarak algılanmasının sebeplerinden biri de budur belki de.
Smiljan
Radic
Bu yılın Pritzker Ödülü ise, kurum-sermaye-sanat üçgeninde büyük tartışmaların gölgesinde geçtiğimiz ay Şilili Mimar Smiljan Radic’e verildi. Ancak kendisi için talihsiz olan, bu yılın Pritzker Ödüllerinde tartışılanların mimari değerden öte, Pritzker Ailesinin en önemli isimlerinden olan ve Pritzker Mimarlık ödüllerinin başındaki isim olan Tom Pritzker’in Epstein dosyaları ile olan bağlantılarının yayınlanmış olması.
Bildiğiniz üzere Epstein dosyaları, birçok milyarderi ve sermayedarı içine alan, ultra zengin elitlerin gizli bir network içerisinde oluşturdukları yasadışı suçlar ile gündeme gelen bir skandal. Son yayınlanan belgelerle birlikte Tom Pritzker’in de Epstein ile ilintili olduğu kanıtlandı. Bu veri üzerine Tom Pritzker, 16 Şubat 2026 tarihinde Hyatt Hotels Yönetim Kurulu Başkanlığından istifa ettiğini duyurdu. Yaşanan bu gelişme sonrası ise Pritzker ödülünün bu yıl verilip verilmeyeceği üzerine bir tartışma başladı. Kurum-kişi-ödül ilişkilerinin sorgulandığı bu üçgende, nitelikli mimari eserlerin değerinin kararlaştırılmasındaki sosyal bağlar sorgulanmaya başlandı.
Dünyanın en prestijli mimarlık ödülünün, estetik kaygılar ve mimari değerler üzerine mi yoksa elit bir grubun ekonomik kaygıları ile düzenlenen uzun dönemli bir yatırım aracı ve ailenin burjuva değerlerin içerisinde kendilerine prestijli bir isim oluşturma çabası ardında sanatın araçsallaştırılması mı olduğu fikri düşünülmeye değer bir olgu yaratmaktadır. Sanatın bu burjuva yanı, finans kapital ile birleşip günümüz multimilyoner elitleri içerisinde, bildiğimizi düşündüğümüz dünyanın insanlık değerlerinden sıyrılıp kendilerine ait, yasalardan ve yargılamalardan azade bir dünya yaratma aracı olarak mı işlev gösteriyor? Sanat-kurum ve kişi arasındaki bu tartışmalar devam edecek ve Pritzker ismi zedelenmiş olsa da, muhtemelen ödül verilmeye devam edecek ve daha da acısı birkaç yıl içerisinde hafif çatırdayan bu sistem unutulup gidecek ve biz sanatın bu gerçek işlevi ardında, tekil eserleri benim de birazdan yapacağım gibi analiz etmeye devam edeceğiz.
Tüm bu tartışmaların gölgesinde ödülü kazanan Smiljan Radic, kimi zaman heykelimsi bir estetiği andıran mimarisi ve kimi zamanda tekstilvari materyalleri ile öne çıkmayı başarıyor. Önceki yılın kazananı Liu Jiakun’un toplumsal değer üretme çabasındaki yapılarının aksine, Radic daha özel ve sanatsal ürünleri ile ödüle uzanıyor. Bu açıdan geçen yılki, mimarlığın toplumsal değerlerin üretimindeki yerine yapılmış odak, sadece geçici bir analiz olarak bu sene ön plana alınmamışa benziyor.
2014
Londra Serpentine Galeri Yapısı
Radic’in öne çıkan yapılarından olan 2014 Londra Serpentine Galeri için hayata geçirdiği yapı, mimari eserde alternatif malzemeler kullanma ve mimari-sanat arasındaki geçişkenliği göstermesi açısından nitelikli bir örnek sunuyor. Enstalasyonvari bu yapısının dairesel tek mekanına tezat şekilde Le Corbusier’in “Dik açı” şiirinden esinlenerek yaptığı ev ise, parçalı ancak yine de devamlılık vaad eden bir iç mekan sunuyor. Bu projesinde kullandığı siyah beton da, mimarın malzeme geçişkenliği açısından güzel bir örnek oluşturuyor.