11 Mart 2026 Çarşamba

İyi Niyetli Şiddet: Lucy

Hakkı Yüksel  |  Ed. Seda İstifciel

İyi Niyetli Şiddet: Lucy

Doksanlı yılların sonunda Star TV'de bir dizi izlenme rekorları kırmıştı. Dizinin başrol oyuncusunun popülaritesi Sibel Can'ı, Hülya Avşar’ı bile geride bırakmıştı. Başrol karakterimiz dizinin içinde dikkatleri bu kadar çok çeken ne mi yapıyordu? Okey oynuyor, çok sağlam bir Fenerbahçe taraftarı olarak maç izliyor, kızdığında el hareketi çekiyor, arada sağa sola sataşıyor, çapkınlık yapıyor ve bolca muz yiyordu. Gayet sıradan görünen bu eylemleri sıra dışı yapan ve bizim ilgimize mazhar olan yanı tüm bunların bir şempanze tarafından gerçekleştiriliyor olmasıydı: Çarli! 

90’ların büyük televizyon yıldızı Şempanze Çarli’nin “insan gibi” yaptığı her şey bizi şaşırtıyor ve güldürüyordu. İnsanlaştırmayı “başardığımız” bir hayvana tüm iyi niyetimizle büyük alakalarımızı gösteriyor, onu günlük dertlerimizi unutturan bir eğlence nesnesi olarak imliyorduk. O diğer şempanzelere göre çok “şanslı”ydı bizce. Çünkü insan muamelesi görüyor, insan gibi seviliyordu, sette şahsına ait bir kulisi bile vardı, daha ne olsundu. Ondan hayvanlığını çalıp ona “insansılığı” bahşetmiştik. 

Otuz yıl geçti; ama alışkanlıklarımız pek de değişmedi. Bu aralar sosyal medyada her gün yeni bir hayvan “meme” haline geliyor: sürüden ayrılan penguen, annesi tarafından terk edilen Maymun Punch, arkasından “Lo siento Wilson!” diye seslenilen horoz… Milyonlarca beğeni, milyonlarca yorum… Makineler ve yapay zekâlar evrenine sıkışan insanlık yalnızlıklarını, pişmanlıklarını, isyanlarını, kişisel varoluş sancılarını yansıtma psikolojisiyle hayvanlar üzerinden okumaya çalışıyor. Çarli, Wilson, Punch ya da penguen aslında kimsenin umurunda değil. Her biri “asıl özne” olan insanlık trajedilerinin basit birer askısı. İşimiz bitince, eskiyince, dertlerimizi taşıyamaz olunca çöpe atıp unutacağımız askılar… Gerçekte o büyük etkileşimler alan hayvanların akıbeti aslında kimseyi pek de ilgilendirmiyor. 


Lucy de bu hayvanlardan biri. 1964 yılında Florida’da bir hayvanat bahçesinde dünyaya gelen Lucy, henüz iki günlükken psikoterapist Maurice Temerlin ve eşi Jane Temerlin tarafından bir insan gibi yetiştirilmek üzere alınıyor. Lucy kendi türünden bir şempanze olmayı öğrenemeden insanlar gibi sandalyede oturmayı, çatal ve bıçakla yemek yemeyi ve kendisine bir fincan çay yapmayı öğreniyor. Amerikan İşaret Dilini titizlikle kullanan Lucy, Temerlin ailesinin ‘yetenek abidesi’ biricik kızına dönüşüyor. Temerlinler için bu, bilimsel bir deneydi. Ama elbette rızasız bir deney! Ve rızanın olmadığı yerde sevgi de olsa, bilim de olsa, iyi niyet de olsa geriye bir şey kalır: tahakküm. Nazik, şefkatli, fotoğraflı, belgelenmiş bir tahakküm.

Hareket Eden Seyirci

Gamze Güzel ve Tanıl Yöntem'in rejisi, Aslı Ceren Bozatlı'nın dramaturji ve performans metniyle şekillenen Lucy oyunu, bu rızasız sevginin tiyatral karşılığını üretiyor. Oyun, Decollage Art Space’in üç farklı katında, üç bölüm hâlinde oynanıyor. Seyircinin her bölüm arasında fiziksel olarak yer değiştirmesi fikri seyircide merak ve heyecan oluşturuyor. 

Mekânın kendisinin dramatik bir araç olarak kullanılması, Decollage'ın daha önceki bir üretimiyle de -Treplev- test ettiği bir formattı. Birinci bölüm evin sıcak ama kontrolcü ortamını, ikinci bölüm steril ve manipülatif bir laboratuvarı, üçüncü bölüm ise hem Lucy'e hem de seyirciye ait olan o yarı özgür, yarı tuzak uzamı kurmakta başarılı oluyor. Sahnelemedeki bu ikinci kez uygulanan ilginç tercihte şu soru üzerine düşünmek önemli: Seyirciyi katlar arasında gezdirmek dramaturjik bir zorundalıktan mı ileri geliyor; yoksa bu durum, Decollage'ın mekânsal imzası haline gelmiş bir estetik tercih mi? Treplev oyununda da kullanılan bu formun ikinci kez devreye girmesi, artık orijinal bir yöntem olmaktan çok bir alışkanlık olarak okunmaya başlıyor. Formu meşrulaştıran dramaturjik gerekçe her seferinde yeniden kurulamazsa formun kendi başına bir değeri olamaz. Oyunda kurulan dramaturjik gerekçenin ikna edici olduğunu söylemek mümkün. Birinci bölümden ikinciye geçiş -evin sıcaklığından laboratuvarın soğukluğuna-; ikinci bölümden üçüncüye geçiş -laboratuvardan Lucy’nin yeni yaşam alanına- seyirci üzerinde de bedensel bir dönüşüm yaratıyor ve bu işe yarıyor. Seyircinin ayağa kalkıp yürümesi, bir ortamdan koparılıp başka bir koşullanmaya maruz bırakılması, oyunun tam da anlattığı şeyi bedensel olarak deneyimlettiriyor. Seyirci ayağa kalkıp yürüdükçe, farkında olmadan Lucy'nin beden deneyimini tekrarlıyor: bir ortamdan koparılmak, başka bir koşula teslim olmak. Düşüncenin beden üzerinden inşa edilmesi başarıyla gerçekleştiriliyor.

Belgesel Tiyatro, Rol Kırılması ve Yabancılaştırma

Lucy'nin en cesur ve en tutarlı kararlarından biri, oyuncuların zaman zaman karakterden çıkıp "oyuncu kişisi" olarak birbirleriyle fikir alışverişi yapması ve seyirciyle doğrudan göz teması kurması. Bu tercih, belgesel tiyatro ile Brechtyen yabancılaştırmanın akışkan bir birleşimi olarak okunabilir. Brecht'in istediği tam da buydu: empatiyi askıya almak, seyircinin duygusal olarak içinde eriyip gittiği karakterle "özdeşleşme"yi kırmak ve böylece düşünsel mesafeyi açmak. Lucy bunu başarıyla yapıyor.

Belgesel tiyatronun zaten barındırdığı bir gerilim var: Gerçek bir hikâye anlatılıyorsa, bu hikâyenin kurbanıyla empati kurmamak mümkün müdür? Lucy bu gerilimi kabul ediyor ve onu çözmek yerine sahne enerjisi olarak kullanmaya karar veriyor. Oyuncular Lucy'i oynayıp Lucy olmaktan vazgeçince, seyirci de izleyici olmaktan vazgeçiyor. Bu anlarda oyun düşünsel bir laboratuvara dönüşüyor. Empati askıya alınmıyor tamamen; ama etik analiz için yer açılıyor. Bu, oyunun en sağlam dramaturjik kararı.


Bedenin Düşünceye Dönüştüğü An

Oyunun yapısal ve düşünsel zirvesi tartışmasız ikinci bölüm. Laboratuvar ortamında başlayan bu bölümde, Çağıl Kaya, Gamze Güzel ve Tanıl Yöntem üç farklı düşünce pozisyonunu bedensel olarak da ayrıştırarak sahneye taşıyor. Hareket tasarımcısı Salih Usta'nın koreografisi bu bölümde tam kapasitesiyle çalışıyor: oyuncuların fiziksel ritmi ile metnin ritmi eş zamanlı işliyor ve bunu izlemek kelimenin tam anlamıyla “baş döndürücü”. 

Seyircinin oylamayla tartışmaya dahil edilmesi ise bu bölümün en cesur ve aynı zamanda en sorunlu anı. Cesur; çünkü oyunun etik iddiasını seyircinin kendisine yansıtıyor: "Siz neredeydiniz? Siz hangi taraftasınız?" Sorunlu; çünkü oylamanın sonucu açıklanmıyor. Ve bu boşluk, kasıtlı mı yoksa bir çözümsüzlük mü olduğu sorusunu açık bırakıyor. Kasıtlıysa -ki öyle olduğunu düşünmek istiyorum- bu karar son derece doğru: Oylama, seyirciye gerçekten özne olduğunu hissettirip bu his içinde sıkışmasını sağlıyor. Seyirci gerçekten karar verdi mi? Yoksa önceden kurgulanmış bir deneyin içinde "kendi iradesiyle karar veriyormuş gibi" mi davrandı? Bu soru, Lucy'ye yapılanın tam bir aynası. Ama eğer bu boşluk kasıtlı değilse – eğer reji orada ne yapacağını bilmiyorsa- o zaman oyunun en güçlü metaforik anı tesadüfle kurulmuş demektir. Ve ikisi aynı şey değildir.

Kukla, Uzam ve Duygunun Taşkınlığı

Üçüncü bölümde Lucy nihayet görünür oluyor. Hilal Polat'ın tasarladığı kukla, sahneye girdiği anda oyunun bütün havası değişiyor. Gözleri var, elleri var ve bakışı var. Gerçekten bakıyor. Bu, iyi kukla tasarımının zaten vadettiği şeydir, ama Lucy'de bu his özellikle güçlü; çünkü oyunun geri kalanı boyunca Lucy'yi hiç görmemiş, onu ancak başkalarının onu nasıl gördüğüyle tanımışızdır. Şimdi karşımızda Lucy var ve o bize bakıyor. Hatta zaman zaman bize dokunuyor, bize sarılıyor.

Oyunun en önemli anlarından biri yine bu bölüm içinde gerçekleşiyor. Decollage’ın perdeleri açıldığında birden Suadiye'nin ağaçları da oyuna dahil oluveriyor. Dışarıdaki yapılaşmış kent manzarasına karşı, birkaç ağaç ve kararmış bir gök. Bu genişleme -içeriden dışarıya, kapalı mekândan doğaya- dramatik bir soluk almak gibi. Metindeki anlatıya da son derece uyumlu. Ve seyircinin büyük çoğunluğu bu anda duygusal olarak çözülüyor. Oyunun kathartik zirvesi! Ve tam burada bir itiraz geliştirmek istiyorum.

Katharsis -Aristoteles'in dramadan beklediği o duygusal arınma- seyirciye bir rahatlama sunar. Biriktirilen gerilim boşalır, duygu bir çıkış yolu bulur. Ama Lucy gibi bir oyun için bu tam olarak ne anlama geliyor? Oyun boyunca seyirciyi rahatsız eden, sorumluluğunu sorgulatan, onu Lucy üzerinde uygulanan deneyin hem izleyicisi hem de aktörü konumuna sokan bir yapı, üçüncü bölümde Lucy'nin gözlerini açıp perdelerden dışarı bakarken seyirciyi duygusal olarak "temizliyorsa," bu temizlik tehlikeli değil mi? Rahatlayan seyirci, az önce içinden geçtiği etik gerilimi bırakıp çıkıyor mu?

Bu gerilim -oyunun düşünsel iddiası ile duygusal çözülme arasındaki çatışma- Lucy’nin en tartışmalı yanı. Oyunun sonunu kusurlu bulmuyorum; ama orada ne kazanıldığı kadar ne kaybedildiğini de düşünmek gerekiyor.


Oyunculuklar ve Tasarım Rejimi

Çağıl Kaya, Gamze Güzel ve Tanıl Yöntem üçlüsü bu oyunun taşıyıcı kolonları. Üçü de beden kullanımı açısından, özellikle ikinci bölümün yoğun fiziksel koreografisinde, birbirine sıkı sıkıya bağlı bir enerji dengesi kuruyor. Rol geçişleri -Lucy'nin çevresi, kamuoyu, deney ortamı ve nihayet seyircinin muhatap olduğu oyuncu "kendisi”- arasındaki akıcılık temiz ve kararlı. Bu geçişlerin her biri bir dramaturjik iddia taşıdığından, oyuncuların bu anlardaki bilinç düzeyi oyunun etik tutumunun da göstergesi oluyor.

Hilal Polat'ın kukla, kostüm ve mekân tasarımı, Utku Kara'nın ışık tasarımı ve Yalın Deniz Özcan'ın ses tasarımı birbiriyle konuşuyor. Bu çok önemli çünkü Lucy gibi fikirsel yoğunluğu yüksek bir oyunda tasarım, yalnızca estetik bir çerçeve olmaktan çıkıyor ve bir epistemolojik rejim hâline geliyor. Mekânın sterilleşmesi ya da ısınması, ışığın karakteri üzerindeki hakimiyeti ya da onu dışladığı anlar, sesin birincil katmanı mı yoksa bir disiplin aracı mı olduğu sorusu sadece basit teknik tercihler olmaktan çok, oyunun etik konumunu kuran kararlardır. Lucy'de bu bilinç görünür. Mekân tasarımı, anlatının içine sızmıştır.

İnsan Gibi Yetiştirmek: Etik, Tahakküm ve Güncel Politik İklim

Lucy'nin hikâyesi, 1964'te Florida'da başlıyor ama anlamı bugüne ait. Maurice Temerlin'in yaptığı şey, niyeti ne kadar iyi olursa olsun, başka bir varlık üzerinde kurulan tam bir disiplin rejimiydi: Lucy'ye hangi dili konuşacağı, nasıl oturacağı, ne yiyeceği, nasıl hissedeceği öğretildi. Buna deney dediler. Ama deney, rızanın olmadığı yerde zaten bir tahakküm biçimidir.

Oyunun güncel politik çağrışımlarından kaçınmak mümkün değil ve ekip de kaçınmıyor. İyi niyetli şiddet -iyiliğiniz için yapıyorum, gelişmeniz için, "insan" olmanız için- sadece hayvan deneylerinin meselesi değildir. Kurumlar, aileler, devletler, kültürler: hepsi bu dili biliyor. "Senin iyiliğin için" cümlesi, tarihin en eski meşrulaştırma formülüdür. Rıza, bu denklemde çoğunlukla yoktur; yokluğu da sistematik olarak görünmez kılınır.

Donna Haraway'in oyunun başına konulan sözü -“Mutlu ya da mutsuz sonun garantisi yoktur, yalnızca birlikte ve biraz zarafetle yürüyebilme ihtimali vardır. - aslında eko eleştirel bir programdır. İnsan merkezci bakışın sorgulanması, türler arası etik, çoklu türlerin birlikte yaşaması meselesi… Bunlar akademik söylemin içinde rahat oturan kavramlar. Ama Lucy bu kavramları sahneden türetiyor. Bu fark önemli. Tiyatro burada felsefe dersine dönmüyor; aksine beden üzerinden, ses ve ışık üzerinden, kuklanın gözleri üzerinden konuşuyor. Ve bu, sahneyi düşüncenin taşıyıcısı olarak konumlandırmanın doğru yolu.

Hüküm ve Açık Soru

Lucy, Türkiye'nin çağdaş bağımsız tiyatrosu içinde kendi türünde nadir bir örnek. Fikirsel yoğunluğu yüksek, seyirciyi hem epistemik hem bedensel olarak konumlandırmaya çalışan, tasarım ve oyunculuğun yalnızca anlatıyı desteklemekle kalmayıp anlatıyı kuran bir eleman olarak kullanıldığı, kolektif bir üretim. Bunu teslim etmeden devam etmek haksızlık olur.

Ama oyunun yarattığı düşünsel gerilimi en son anda duygusal bir çözülmeyle kısmen gevşetmiş olması biraz sorunlu. Rahatlayan seyirci, soru sormayı bırakıyor. Lucy'nin asıl gücü -seyirciye "Sen de bu deneyin parçasısın!" diyebilmesi- üçüncü bölümün sıcaklığında biraz yumuşuyor. Bu, oyunu başarısız kılmıyor; ama daha sert, daha rahatsız edici bir sona doğru çekilebilecekken oraya gitmeme tercihini ima ediyor.

Oyunun asıl meselesi kesinlikle “Lucy” değil. Lucy odağından başlayıp çoğalan bir tartışma dünyası içinde biz nerede duruyoruz? 

NOT: Fotoğraflar “decollage art space” sitesinden ve “lucy sanhede” instagram hesabından alıntıdır.



Yorumunuzu bırakın