Eda Çamlı | Ed. Seda İstifciel
Haftalık Sanat Haberleri (19 Ocak- 26 Ocak) :
Bilmeyişin Zarafeti
Özge Topçu’nun Bilmeyişin Zarafeti başlıklı kişisel sergisi, 31 Ocak–6 Mart tarihleri arasında .artSümer’de sanatseverlerle buluşuyor. Sergi, kültürel kökenlere dair yerleşik anlatıları sorgulayarak Doğu ile Batı arasındaki tarihsel etkileşimleri yeniden düşünmeye davet ediyor.
Topçu, kültürel kimliklerin sabit ve tekil kökenlere değil; göçlere, karşılaşmalara ve zaman içinde sessizce silinmiş bağlantılara dayandığı fikrinden hareket ediyor. Sergide yer alan Yeniden Deşifre Edilmiş Yazıtlar ve Gök Dikitleri başlıklı eserler, Doğu Akdeniz’in Batı kimliğinin oluşumundaki belirleyici fakat çoğu zaman göz ardı edilen rolüne odaklanıyor. Avrupa merkezli tarih yazımında bastırılmış bu ilişkiler, yazı, ses ve motifler aracılığıyla görünür kılınıyor.
Yeniden Deşifre Edilmiş Yazıtlar, Akdeniz’in en erken fonetik yazı sistemlerinden biri olan Fenike alfabesini merkezine alıyor. Arapça, İbranice ve Latince alfabelerin kökeninde yer alan bu sistem, kültürler arasında dolaşan bir bilgi ve etkileşim ağını işaret ediyor. Pişmiş toprak formlar ve ses yerleştirmeleriyle kurgulanan çalışma, yazıyı kalıcı bir otorite simgesi olarak değil; aşınan, aktarılan ve dönüşen canlı bir yapı olarak ele alıyor.
Gök Dikitleri ise yazıdan görsel dile doğru bir geçiş öneriyor. Endülüs, İslamî ve Kuzey Afrika etkileriyle şekillenmiş İber seramik geleneklerinden beslenen yerleştirme, motif ve sembollerin yüzyıllar boyunca coğrafyalar arasında nasıl dolaşıma girdiğini araştırıyor. Bu görsel unsurlar, kökenlerinden koparak yeni anlam katmanları üretiyor.
Bilmeyişin Zarafeti, Doğu ile Batı arasına sonradan yerleştirilmiş keskin sınırların etrafında dolaşırken, tarihi tek merkezli bir anlatı yerine çok katmanlı ve ilişkisel bir süreç olarak ele alıyor. Sergi, izleyiciyi bilme ve adlandırma pratiklerinin ötesine geçmeye; sessiz bırakılmış bağları fark etmeye ve kültürel hafızanın belirsizlikleri içinde düşünmeye davet ediyor.

*Görsel, artsümer resmi web sitesinden alınmıştır.
Galerist ve Galeri Nev’den İş Birliği: Kayada Büyüdüm Ben
Galerist ile Galeri Nev’in iş birliğinde, Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin (KTSM) desteğiyle düzenlenen Kayada Büyüdüm Ben başlıklı sergi, 21 Şubat’a kadar Galerist’te sanatseverlerle buluşuyor. Sergi, Melike Abasıyanık Kurtiç’in üretim evrenini, onun düşünme biçimi ve malzemeyle kurduğu ilişkiyle kesişen sanatçı pratikleriyle birlikte ele alıyor.
2024’te Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nde gerçekleştirilen Bir Denizkestanesinin Anıları sergisinin devamı niteliğindeki bu yeni seçki, Abasıyanık’ın içe doğru yoğunlaşan, katmanlı üretim dilinin başka sanatçılarda nasıl yankı bulduğunu araştırıyor. Sanatçının seramik, desen, suluboya, fotoğraf ve yerleştirme arasında kurduğu geçirgen yapı, sergide çok sesli bir anlatıya dönüşüyor.
Abasıyanık, yazılarında deniz kestanesinin dikenlerinde, kabuğun iç mekânında ve taşın dokusunda evrensel bir bilinçaltının izini sürdüğünden söz ediyor. Kayada Büyüdüm Ben, sanatçıları bu ortak bilinçaltının derinliklerini keşfetmeye; biçimlerin, dokuların ve sezgilerin buluştuğu karanlık bir mağarada köklenmeye davet ediyor.
Sergi; Deniz Aktaş, Ece Bal, Gökhun Baltacı, İlhan Berk, Zeynep Kayan, Thiago Rocha Pitta, Anıl Saldıran, Johanna Seidel, Elif Uras ve Burcu Yağcıoğlu’nun eserlerini bir araya getiriyor. İlhan Berk’in daktilosundan dökülen mısralar seçkiye dâhil edilerek Abasıyanık’ın edebiyatla kurduğu güçlü bağ da görünür kılınıyor. Böylece seramik, çoğu zaman zanaata indirgenen algısının ötesine geçerek şiirsel ve düşünsel açılımlarla zenginleşen bir ifade alanı olarak deneyimleniyor.
Seçkide yer alan pratikler, hiyerarşik bir merkez–çevre ilişkisi kurmak yerine her eserin kendi özerkliğini koruduğu çoğul bir karşılaşma zemini oluşturuyor. Diğer sanatçıların üretimleri, Abasıyanık Kurtiç’in işlerinde belirginleşen mükerrerlik, döngüsellik ve yineleme fikriyle temas ediyor; kimi zaman biçimsel yakınlıklar, kimi zaman imgesel akrabalıklar üzerinden ortak bir dünya örüyor. Burada yineleme, takıntının değil; formun küçük sapmalarla çoğaldığı, anlamın sessizce yer değiştirdiği yaratıcı bir düşünme alanının adı oluyor.

*Görsel, galerist resmi web sitesinden alınmıştır.
Geçerken Bırakılan
Metin Katırcılar, Maya Kurdoğlu, Sanem Odabaşı ve Merve Zeybek’in eserlerini bir araya getiren Geçerken Bırakılan başlıklı sergi, 28 Şubat’a kadar Simbart Projects’te sanatseverlerle buluşuyor. Sergi, doğa ile bellek arasındaki bağı, hatırlama biçimlerini ve bu süreçlerle değişen kimlik kavramlarını odağına alıyor.
Seçki, belleği sabit bir arşiv olmaktan çok; izler, katmanlar ve sessiz yüzeyler üzerinden sürekli yeniden kurulan akışkan bir süreç olarak ele alıyor. Figürlerden nesnelere, doğal malzemelerden yumuşak yüzeylere taşınan bu bellek anlayışı, bireysel olduğu kadar paylaşılan bir deneyim alanı olarak da okunuyor.
Metin Katırcılar’ın üretimleri, hafıza ve kimlik kavramlarını kişisel arşivler üzerinden sorguluyor. Sanatçının sergide yer alan Hafıza Yüzeyleri serisi, aile fotoğraflarından alınan figür silüetlerini mekânlara ait desenlerle çevreleyerek hatırlama ve unutma süreçlerine odaklanıyor. Figürlerin boşluk olarak bırakılması, anının zamanla silinen doğasına işaret ederken; nesnelerin dokusuna tutunan motifler geçmişi taşıyan somut hafıza yüzeyleri olarak beliriyor.
Maya Kurdoğlu, doğal pigmentler, mürekkep, siyah çay, mavi kelebek çayı, grafit ve koton kâğıt gibi malzemelerle yürüttüğü pratiğinde belleğin çok zamanlı yapısını araştırıyor. Fısıldayarak adlı çalışması, başka birinin anılarını hatırlama ihtimali üzerinden, gerçek ile kurgu arasındaki sınırların eridiği bir anlatı kuruyor. Çok parçalı yapıdaki öğeler sürekli yer değiştirerek kime ait olduğu belirsizleşen ortak bir hafıza alanı yaratıyor.
Sanem Odabaşı ise doğa, zaman ve iz kavramlarını katmanlı tekstil yüzeyleri aracılığıyla ele alıyor. Sanatçının eserlerinde bahçe, romantik bir manzara olmaktan çok, varlığın geçerken iz bıraktığı düşünsel bir mekâna dönüşüyor. Pamuk, keten, ipek ve bitki bazlı boyalarla oluşturulan yüzeylerde yavaş dikişler ve doğal lekeler, “buradaydım” diyen sessiz tanıklıklar gibi beliriyor.
Merve Zeybek’in çalışmaları belleği bir sahiplik meselesi olarak değil, paylaşılan ilişkisel bir süreç olarak yorumluyor. Maurice Merleau-Ponty’nin bedenlenmiş algı düşüncesiyle temas kuran sanatçı, hatırlamayı zihinsel bir eylemden çok bedenin dünyayla kurduğu süreklilik içinde ele alıyor. Taş, toprak, su ve yaprak gibi doğal unsurlar, eserlerde yalnızca malzeme değil; geçmişle bugün arasında aracılık eden canlı bellek taşıyıcılarına dönüşüyor.
Geçerken Bırakılan, belleğin kişisel sınırları aşan, doğayla ve başkalarıyla temas içinde çoğalan yapısını görünür kılarken, izleyiciyi hatırlamanın kırılgan ve şiirsel katmanları arasında dolaşmaya davet ediyor.