16 Ocak 2026 Cuma

Mimarlık ve Edebiyat

Eren Can Altay  |  Ed. Seda İstifciel

Bir kenti inşa etmek, öyle sanıldığı gibi sadece beton ile yapılacak bir iş değildir. Yaşanılan yerin, fiziksel gerçekliği dışında algısal bir boyutu da vardır ki bu pratik mimarlığın ulaşmasının zorlandığı bir konudur. Özellikle pratik mimarlığın teknisyenliğinde kaybolan mimarların ürünleri için. Yaşanılan yere nostalji, hafıza, anlam katan 4. bir boyut daha vardır ve bu boyut bireysel anlamda kişisel deneyimlerle,  toplumsal anlamda ise edebi aktarımlar ile gerçekleşir. 

Edebiyat da bir şehri oluşturmada mimari kadar etkilidir. Bu açıdan mimari bir eylem olarak alınabilir çünkü bir mekanı (space), yere (place) çevirme konusunda materyal kadar doğrudan bir etkiye sahiptir. Mekanın bir kültür oluşturmasında temel unsurlardan birini oluşturur. Bir yerden sonra mekanın ayrılmaz bir parçası olur. Artık İstanbul Orhan Veli’siz düşünülemez olur. İstanbul hakkında yazılan tek bir şiir şehrin imgesine yerleşir. Kolektif bir hafıza oluşturur. Artık İstanbul’a aşina herkes onu gözleri kapalı dinler. 

Peyami Safa’nın Fatih Harbiye’si gibi mekansal göndermeleri doğrudan yapan romanlar, şehrin imgesini değiştirmekten ziyade, mekanı anlamlandırma açısından büyük önem taşır. Bu anlamlandırma mimari bir incelemenin taşıyabileceği soğukluğun aksine daha gündelik ve yumuşak bir ton taşır ancak daha vurucu ve anlaşılabilir olur. Sadece bu roman bile Fatih ile Beyoğlu arasındaki mimari dil farklılıklarının sebeplerini açıklamada gayet ikna edici kanıtlar oluşturmaya yetebilir. 

Kimi zaman ise yazarlar, şehirler ile eşleşir ve ayrılmaz bir kimlik haline gelirler. Charles Dickens ile Londra, Victor Hugo ile Paris, Pessoa ile Lizbon gibi örnekler birbirleriyle iç içe girmiş imgelere dönüşürler. İstanbul özelinde bu Orhan Pamuk ile gerçekleşmiş gibi duruyor. Özellikle İstanbul:Hatıralar ve Şehir kitabı, İstanbul’un dönüşümünü kişisel bir hafıza anlatımı üzerinden görünür kılarken, bundan daha da önemli bir duruma imza atar. Orhan Pamuk bir şehri bir hisse dönüştürmeyi başarır. İstanbul artık hüznün şehridir. 


İstanbul’dan çıkıp biraz daha genel baktığımızda ise, mimarlığın aslında ne demek olduğunu kavramak için kullanılan en önemli metinlerden biri belkide Calvino’nun Görünmez kentle kitabıdır. Bu kitap özellikle mimari eğitim alan birinin aklındaki katı ve yüzeysel mimari fikirleri açmak ve genişletmek için çok önemli bir konuma sahiptir. Zira bir mimarın okuması gereken kitaplar sorusuna verilebilecek temel metinlerden biridir. Aslında hala gerçek bir kent ile bağı vardır. Çünkü kitap boyunca Marco Polo, Kubilay Han’a çeşitli şehirlerden bahsetmektedir. Ancak anlatılan hiçbir kent Venedik değildir ya da hepsi Venediktir. Soyut bir kent anlatısı, kentlerin algısı çevresinde dolanıp durur. Kentin farklı katmanları hiç de fiziksel olmayan ancak bir o kadar da yalanlanamayacak biçimlerde okuyucuya sunulur. Bu kitap ile mimar, eserinin sebep olabileceği sonuçların olasılıklar bulutuyla tanışır. Mimarlığın ne demek olduğu yönünde atılan ilk karşılaşmalardan biridir bir mimarlık öğrencisi için.


Edebi eserin illaki kurgusal bir metin olması da gerekmez çoğu zaman. Hatta mimari kritik ve teori metinleri göz önüne alındığında bu çoğu zaman farklı bir edebiyat anlamına gelir. Bu metinlerin etkileri de biraz daha farklıdır. Belirli bir mekana değer katmaktan ziyade, mekana bakışı değiştirir ve yeni görme biçimleri oluşturur. Mimarin sınırları bu metinlerde görünmez olur. Kimi zaman mimarlık herşey olmaya başlar ve beşerin her alanına dokunabilir bir kudrete ulaşır. 

Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda metni, işte tam olarak böyle bir metindir. Bütün metnin/makalenin kısa bir bölümünde yer verdiği mekansal bir örnek, feminist düşünceyi mekansal bir zemine oturtmaya yeter. Kendisine ait kişisel bir mekandan, bu bağlamda bir kadının kendi odası, mahrum olan, toplumun belli bir kesiminin ki bu cinsiyet üzerinden oluşturulan bir okumada toplumun yarısına denk gelir, nelerden geri kalabileceği ve bu “geri kalmışlığın” toplumsal anlatı da nasıl katılaşıp bir söyleme dönüşebileceğini çok sade bir şekilde anlatır. Görece erken dönem bir feminist metni olarak adlandırılabilecek bu yaklaşım, günümüzde cinsiyet çalışmalarının hiç de azımsanmayacak mekansal tonuna yüz yıl öncesinden yön vermiş gibidir. 

Bu metinler kuvvetli mekansal bağları olan, çok önemli eserler olsalar da, onlardan arta kalmayacak daha nice edebi eserler mimarlığı ve mekanı şekillendirmeye devam ediyor. Mimari ile hiçbir alakası olmadığını düşündüğünüz eserler bile, mekansal inceleme gözlüğü takıldığında bambaşka şekillerde yorumlanabilirler. 2026’nın bu ilk mimari yazısında okuyuculara, her ne okuyorlarsa biraz da mekansal açıdan bakıp, küçük mimarcılık oyunları oynamaları dileğiyle iyi seneler diliyorum.


 

Yorumunuzu bırakın