Hakkı Yüksel | Ed. Seda İstifciel
“Sana “özgürlük” diye porno satarlar.
“Güç” diye şiddet.
“Romantizm” diye tahakküm.
Dünya, bacak arasından yönetilir.
Ve biz hâlâ, neden bu kadar yorgun olduğumuzu merak ederiz.
Bir gün, dokunmamak devrim olacak.
Bir gün, beden geri alınacak.
Ve o gün geldiğinde,
Hiç kimse, hiç kimsenin vitrini olmayacak.”
/Oyundan.
“Biliyor musun?.. Mine, Memo’yu yakalamış. Üstelik annesinin cenazesinde. Adam kadını aldatıyormuş.” (Spoiler değildir.) Esra Dermancıoğlu’nun son oyununun özeti aslında bu. Sıradan bir kadın- erkek ilişkisi üzerine yapılabilecek ayaküstü ve çiğ bir dedikodu cümlesi kadar… Ama Dermancıoğlu’nun iyi bir oyuncu olduğu kadar iyi bir yazar olduğunun kanıtı da bu oyunda. Başarısının en büyük sırrının üslubundaki "sehl-i mümteni"likten ileri geldiğini düşünüyorum. Sahnede anlattığı şey rastgele bir hikâye gibi yalın ve sıradan görünse de Dermancıoğlu onu öyle bir kenarından tutup çekiyor ki kimsenin anlatmayı başaramayacağı türden sert ve politik bir oyun hâline geliyor o şey.
Satsuma Sahne prodüksiyonluğuyla izlediğimiz; yönetmen ve yazarlığını Esra Dermancıoğlu’nun yaptığı, Deniz Karaoğlu ile birlikte sahnelediği “İyi Değilim Ama Anlatacak Kadar Da Kötü Değilim” adlı oyun, seyircisine sadece bir kadın erkek ilişkisi ve aldatılma trajedisi sunmuyor. İçeriği kişisel anlatının çok ötesine geçerek kadın bedeninin politik kaderini tartışmaya açan bir sahne metnine dönüşüyor. Bu açıdan oyun, bir kadın karakterin içsel sıkışmışlığı ve bu sıkışmışlığın ilişkilerine yansıyışından daha büyük bir kümeyi kapsayarak Türkiye toplumunda kadınlara dayatılan geniş ölçekli bedensel, duygusal ve arzusal iktidar mekanizmalarıyla ilişki kuruyor.
Oyun, kadın bedeninin bireye değil; kurumsallaşmış erkeklik tarafından yönetilen bir kolektif otoriteye ait olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kadının bedenine ilişkin tüm kararlar -neyi isteyeceği, ne kadar susacağı, nasıl yaşayacağı, nasıl yaşlanacağı, nasıl arzu duyacağı- bireysellikten çok ötede, kültürel bir disiplin tarafından belirleniyor. Oyunda Mine karakterinin bedeniyle kurduğu ilişki de annesi tarafından kurgulanıyor. Anne, entelektüel bir üst zümreye ait olsa da içselleştirdiği patriyarkal düzen, kızına miras olarak aktarılıyor. Bu noktada Foucault’nun “bedenin siyaseti” ve “biyopolitika” kavramları sahnede somut bir karşılık buluyor: Kadın bedeni, görünür bir şiddetle değil belki; ama norm, ahlak, ilişki dinamikleri ve utanç ile yönetiliyor.
Arzu: Kadına Ait Gibi Görünen Ama Kadından Çalınmış Bir Enerji
Neoliberal toplumsal düzen, arzuyu bireyin özgürleşme alanı gibi pazarlasa da kadın için arzu çoğu zaman ötekilerin tanımladığı bir görevdir: Kadın, arzu duyacak ama çok değil. İsteyecek; ama önce onay alacak. Sahiplenilecek; ama sahiplenmeyecek. Sevilecek; ama sevilmeyi talep etmeyecek. Kadın arzusunu özgürce ifade ettiği anda “tehlikeli”, “düzensiz”, “yoğun” bulunur; geri çekildiğinde ise “eksik” sayılır. Bu dikotomi, patriyarkanın arzu üzerinde kurduğu ideolojik bir denetimdir.
Oyun bu denetimi farklı bir yerden yakalayıp ifşa ederek görünür kılıp tartışmaya açıyor.
Kadının arzusu özgürleşmenin değil, disipline edilmenin alanıdır. Bu nedenle kadın kendine ait bir arzu üretmek yerine, başkalarının arzularına uyumlanmaya mecbur bırakılır. Oyunda Mine karakteri bu mecbur bırakılışla çatışır ve bunu reddeder. Memo’yla yaptığı felsefi tartışmaların merkezinde bu vardır. Mine, çocukluk ve ergenlik travmalarıyla beraber bu mecbur bırakılışı ailesinden miras olarak almıştır. Yani toplumdan… Annesini gömse dahi, annesinden edindiği öğretileri gömememiştir.

Andre Gide, Dünya Nimetleri adlı romanında “Senin için kendi ailen kadar, kendi odan kadar, kendi geçmişin kadar tehlikeli bir şey yoktur.” der. Mine bu tehlikeyi fark eder ve ondan kurtulmak için oyun boyu Memo’dan ziyade kendiyle mücadele eder. En çok mücadele ettiği şeyse arzu kavramının bedenin sınırlarına hapsoluşudur. Oysa böylesi kuvvetli bir duygu sınır tanımamalıdır. Oyunun temel tartışma noktalarından biri insanların birbiriyle derin temas kurabilmek için “temas”ta bulunmalarının gerekli olup olmadığı üzerinedir. Ve bu tartışmayı beden politikaları, gösteri toplumundaki ifşa kültürü, yeni ve türlü sosyal medya araçları, değişen flört alışkanlıkları üzerine çeşitlendirmektedir. Bu bağlamda modern insanın yorgunluğunu, yaşadığımız kavram karmaşalarına, yanlış tanımlamalara bağlı olabileceğini iddia eder.
Oyun metni, bu tartışmayı feminist bir bakış açısıyla yapıyor olsa da sadece erkeği suçlayan, tüm cezayı ona kesen, onun omuzlarına yükleyen bir tavır taşımaz. Oyunda Memo’yu da, Mine’yi de aynı oranda sevip anlayabilir, empati kurabiliriz. İkisi de ne haklı ne de haksızdır. Suç sistemde, zamanın ruhundadır.
Bedenin Hafızasıyla Oynamak
Mine’yi oynayan Esra Dermancıoğlu ve Memo’yu oynayan Deniz Karaoğlu aralarındaki oyun boyunca süren kuvvetli enerji ve etkileşim alımlayıcıya da olumlu bir şekilde yansıyor.
Bir evin içinde geçirilen yaklaşık olarak bir günü anlatan oyunda oyuncular gündelik hayatı yansıtan kostümler giyiyor. Esra Dermancıoğlu oyunun dramatik omurgasını tek başına taşıyan bir performans sunuyor. Hareket kabiliyetini kısıtlamayan kostümü içinde bedenini de bir anlatı aracına dönüştürebilmeyi başarıyor. Sahnenin ritmine ve olay akışına uygun olarak bedeni daralıyor, genişliyor, titriyor, duraksıyor. Her hareketi, metnin bağlamına uygun şekilde toplumsal bir baskıyı ya da kişisel bir yüzleşmeyi çağırıyor. Bedenin her anı, kültürel bir şiddetin izi gibi yansıyor. Dermancıoğlu’nun performansı, “beden hatırlar” önermesini sahne üzerinde görünür kılıyor.
Deniz Karaoğlu’nun varlığı ise kadının bocalayan, arayış içinde, kırılgan; ama güçlü dönüşümüne karşı bir kontrpuan yaratıyor. Oyun, iki oyuncu arasındaki ritim farkını kullanarak arzu ve tahakküm arasındaki gerilimi daha görünür kılıyor. Deniz Karaoğlu’nun kontrollü, daha nötr performansı, Esra Dermancıoğlu’nun duygusal genişliğiyle kontrast oluşturuyor.

Hiper Realist Dekor Üzerine
İlişkilerden yola çıkıp beden algısı üzerine bir sorgulama yapan ve bunu tartışan bir oyunda oyuncu mizansenleri elbette büyük bir önem arz eder. İki oyuncu da bunun hakkını veriyor. Ancak sahnede o kadar güçlü bir dekor görüyoruz ki oyuncuların beden hareketleri bazen dekorun heybetine karışabiliyor.
Oyunun ışık ve sahne tasarımını yapan Cem Yılmazer, yaptığı tüm diğer işlerde olduğu gibi yine kusursuz bir dekor oluşturmuş. Zorlu PSM’de izlediğim performansta oyun başlamadan önce yan koltuktaki seyircilerin sohbetlerine kulak kabarttığımda herkesin dekordan çok etkilendiğini, özellikle pandemi sonrası popüler hâle gelen minimal bir düzen içindeki sahnede yapılan tek kişilik anlatı tiyatroları dönemi içinde uzun zamandır böyle zengin dekorlu oyunlara hasret kalındığını fark ettim. Gerçekten de sahnede, ekonomik koşullar yüzünden artık pek göremediğimiz türden bir işçilikle karşılaşıyoruz.
Oyunda çok katlı, detaycı, gerçekçi bir ev dekoru bulunuyor. Evin her odası özenle düşünülüp tasarlanmış. Odalardan birinin üzerine tül bir perde çekilmiş ki bu perde hem odayı (yemek masası ve kütüphanenin olduğu bölüm) diğer alanlardan daha keskin şekilde ayırıyor hem de oyundaki projeksiyon kullanımına zemin oluşturuyor. Ancak “İyi Değilim Ama Anlatacak Kadar Da Kötü Değilim” için tercih edilen bu hiper realist dekor, oyunun beden- politik ve içsel- psikolojik yönelimiyle estetik olarak tam anlamıyla aynı ideolojik çizgide durmuyor. Bu uyumsuzluk, oyunun temel derdini düşündüğümüzde bazı açılardan tartışılabilir.

Elin Diamond ve Peggy Phelan’ın feminist performans estetiği üzerine çalışmalarında vurguladığı ilke şudur: “Kadının içsel sıkışmışlığının teatral karşılığı genellikle boşluk, tekillik, mekânsal soyutluk veya nötr alanla daha etkili kurulur.” Oyunda Mine’nin ve Memo’nun ayrı ayrı içsel süreçlerini izliyoruz. Özellikle merkeze alınan Mine’nin içsel darlığı, mekânsal bollukla gölgeleniyor. Hiper realist bir ev modeli, kadının iç sesi yerine dış dünyanın “görsel kalabalığına” hizmet ediyor. Bu nedenle dekor, oyunun ruhuyla çelişir nitelikte.
Kadının bedensel özneliğini tartışan bir oyunda, sahneye “kusursuz ev” maketinin yerleştirilmesi ister istemez şu tarihsel çağrışımı doğurur: “Ev içine mahkûm edilen kadın.” Elbette oyunda ev, aile hafızasını ve kadına aktarılan kültürel mirası ifade eden bir imge olarak kodlanmış olsa da bu kadar detaya boğulmuş bir ev dekoru ev- kadın zorunlu birlikteliğini yeniden üretme riski taşır. Böylesi bir sahne düzeni, oyunun politik odağının kaymasına yol açabilir.

Kısacası dekor, kuşkusuz teknik açıdan etkileyici ve sahneleme olarak gösterişli. İzleyiciden de tam not almış durumda. Fakat fazla somut, fazla dışsal, fazla kalabalık ve sadece seyirlik. Oyun bedenin hafızasıyla, arzunun politikasıyla, kadının içsel monoloğuyla ilgilenirken; bu kadar dışsal ve görsel ağırlıklı bir dekor, oyunun derinliği yerine gösterişini öne çıkarıyor. Detaylı, kalabalık, katlı dekor; dikkati oyuncudan alıp mekâna taşıyor, seyircinin gözünü sahne üzerinde sürekli dolaştırıyor, minimalist bir sahnenin sağlayabileceği odaklanmayı ortadan kaldırıyor ve en önemlisi, oyunun tematik bütünlüğü açısından merkeze çekilmesi gereken beden dramaturjisini tamamıyla arka plana itiyor. Özellikle böylesi bireysel bir iç çöküş ve bedensel yabancılaşma hikâyesinde dekorun bu kadar fiziksel olarak baskın olması, oyuncuların taşıdığı duygunun inceliğini kalınlaştırıyor; adeta içsel hikâyenin üzerine bir dış kabuk geçirmiş oluyor.
Bedenin Söylediği:
Bütün bu estetik çelişkilere rağmen “İyi Değilim Ama Anlatacak Kadar da Kötü Değilim” adlı oyun, seyircisini yüzeysel bir ilişkiler dramına mahkûm bırakmıyor. Bunun yerine alımlayıcısını, kadınlığın kültürel mirası ve beden politikaları üzerine düşünmeye davet eden bir zemine çekmeyi başarıyor. Modern dünyanın ilişkilerini daha felsefi, daha entelektüel bir yerden ele alıp tartışmaya çalışıyor. Bu tartışmalar sırasında kadının acısını dramatize etmiyor; politize ediyor. Kadının bedenini asla romantik bir yara olarak algılamıyor; bunun yerine sömürülen bir kaynak, geri alınması gereken bir mülk olarak gösteriyor.
60 dakika kadar süren oyun yoğun bir anlatımla son kertede şunu hatırlatıyor:
Kadının hikâyesi, başına gelenlerde değil; bedeninde taşıdığı hafızada saklıdır.
Ve bir kadın kendi bedeninin anlamını yeniden yazmaya başladığında, sadece kendi kaderi değil, onu kuşatan düzen de değişmeye başlar.
Not: Yazıda geçen oyun fotoğrafları zorlu psm’nin instagram hesabından alınmıştır.