3 Nisan 2026 Cuma

Artist Spotlight ‘Bir Sanatçı Bir Hikaye’: Mira Sert

Artist: Mira Sert |  Ed. Seda İstifciel


‘Bir Sanatçı Bir Hikaye’ temalı Artist Spotlight yazı serisinde, her hafta bir sanatçının üretim pratiğine ve sanatsal yaklaşımına odaklanacağız.

Decollage Art Space olarak başlattığımız açık çağrı ile her sene ODAK sergisinde yeni ve henüz geniş kitlelere ulaşmamış sanatçılara alan açıyor, bu sanatçıların üretimlerini nitelikli bir sergileme alanında izleyiciyle buluşturuyoruz. Profesyonel bir bağlamda temsil edilmelerini sağlamak ve uzun vadeli bir sanat yolculuğuna eşlik ederken "Artist Spotlight" yazı serimiz ile de onları yakından tanıma fırsatı yakalıyoruz.

Kurum olarak sanatçılarla sanat ekosistemi arasında sürdürülebilir ve nitelikli bağlar kurmayı önemsiyor, bu röportajlar ile sanatçıların profesyonel sanat süreçlerini geniş kitlelerle buluşturmayı arzuluyoruz. Artist Spotlight serisinin, güncel sanat ortamında karşılaşmalara alan açarak güçlü bir ağ kurmanın da zeminini hazırlayacak bir platform olmasını hedefliyoruz.

Artist Spotlight ‘Bir sanatçı bir hikaye’ projemizin bu serisinde “ODAK'25” sergimizde yer alan sanatçılarımız ile konuştuk.

Öncelikle sizi kısaca bir tanımak isteriz. Bize kendinizden biraz bahseder misin?

Adım Derin Mira, kendimi iki isim ile tanıtıp seçimi karşı tarafa bırakıyorum. 2005 yılında Marmaris’te doğdum; uzun zamandır ise İstanbul’dayım. Küçük yaşlardan itibaren kendimi en rahat resimle ve ellerim aracılığıyla ifade ettim. Sanatla kurduğum ilişki sezgisel başladı ama zamanla bilinçli bir yolculuğa dönüştü. Üniversite öncesinde farklı atölyelerde üretim yaparak sergilere katıldım ve bu süreç, sanat pratiğimi daha da derinleştirdi. Şu anda Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Bileşik Sanatlar lisans programında eğitimime devam ediyorum. İki yıldır aynı fakültede öğrenci asistanı olarak görev alıyorum. Sergiler, atölyeler, etkinlikler ve fakülte müzesi bünyesinde aktif sorumluluklar üstlenmek; üretimin hem akademik hem de organizasyonel tarafını deneyimlememi sağladı. Bunun yanı sıra İstanbul’daki kurum ve müzelerde çalışarak sahaya dair deneyim kazandım. Resim ve tekstil alanındaki üretimlerim çeşitli tasarım ve tekstil atölyeleri aracılığıyla Türkiye’de ve yurt dışında sergilendi. Nedret Büyükasar hoca destekli bir moda defilesinde tasarladığım kostümle yer aldım. Ardından dokuma alanında Kreatif Endüstriler Merkezi Tekstil ve Moda Tasarımı bölümü koordinatörü Fırat Neziroğlu’ndan eğitim bursu aldım. Fırat hocanın atölyesinde dokuma tekniklerini öğrenme süreci, benim için yalnızca teknik bir gelişim değil, aynı zamanda kişisel bir açılım oldu. Bu nedenle dokumayı üretimimde meditatif bir dil olarak konumlandırıyor ve dokumaya bir kavram olarak eğiliyorum. Şu anda yeni projeler üzerine çalışıyor, üretim pratiğimi farklı disiplinlerle beslemeye devam ediyorum.

Sizin için sanat nedir? Sanatla kurduğunuz ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Her derdin bir devası, her denklemin bir formülü olduğuna inanırım; benim derdimin şifası ise sanat. İçimde sürekli yanan bir ateş varmış gibi hissediyorum. O ateş beni harekete geçiriyor, üretmeye çağırıyor, susmama izin vermiyor. Küçüklüğümden beri kendimi en iyi ellerimle ifade ediyorum. Gözlemlediğim, içimde biriktirdiğim ama kelimelere dökemediğim her şeyi sanat aracılığıyla aktarabiliyorum. Bu yüzden sanat benim için hem bir ifade biçimi hem de bir kaçış alanı. Kaçış derken uzaklaşmak değil; kendi kurduğum, kendi hakikatimi var edebildiğim bir alan yaratmak. Yaşamak istediğim dünyayı gittiğim her yere beraberimde taşıyorum. Üretimlerimde kendi gerçekliğimi, hakikati deneyimlediğim hâliyle anlatıyorum. Sanatla kurduğum ilişki benim düşünme biçimim, varoluş dilim ve kendimle temas kurma yöntemim.


Üretim sürecinde sizi en çok besleyen anlar hangileri? Hangi anlarda üretimin kendiliğinden aktığını hissediyorsunuz?

Üretim sürecinde beni en çok besleyen anlar, kendi başıma kalabildiğim ve hayatın koşturmacasının azaldığı zamanlar. Zihnim ancak o dinginlikte berraklaşıyor; fikirlerim daha rahat çözülüyor, içimdeki ses daha net duyuluyor. Özellikle lacivert saatlerden sonra başlayan o sessiz akış… Sanki görünmeyen bir akıntı beni içine alıyor. O anlarda notlarımı, taslaklarımı, anılarımı, kim olduğumu ve ürettiklerimi tekrar tekrar analiz ediyorum. Uykuyla uyanıklılık arasındaki eşikte ise bambaşka bir enerjiyle temas ediyorum. Bilinç ile bilinçötesi arasında asılı kaldığım o anlar, yeni esinlerin kurulduğu, sezgilerimin güçlendiği bir alan gibi. Kendimi en geçirgen, en açık hâlimle orada buluyorum. Genel olarak yaşamımın her katmanını analiz eden biriyim. Bağlantılar kurmak, karşılaştırmak, organize etmek benim için sadece bir yöntem değil; benliğimin doğal bir uzantısı. Bu içsel çözümleme olmadan kendimle gerçekten baş başa kalmış sayılmam. Ayrıca her üretim bir sonrakini tetikliyor. Yaptıkça ilham geliyor. İlhamla çalışan biriyim; ama ilhamın da üretimin içinden doğduğunu bilerek.

Kişisel yaşam deneyimleriniz bugünkü üretim pratiğinizi nasıl belirledi ve bu pratiği ileride hangi yeni ifade yollarıyla genişletmek istiyorsunuz?

Yaşamımdaki eksiklikleri ışıkla doldurmayı seçtiğim için yaratım benim için her zaman bir varoluş biçimi oldu. Erken yaşta şunu fark ettim: İnsan, kendisine sunulan algıyla değil; vizyonu, cesareti ve ruhunun yönelimiyle kendi hikâyesini kuruyor. Seçimlerimizin bizi görünmeyene doğru taşıdığına ve her birimizin seçilmiş bir yolculuğun içinden geçtiğine inanıyorum. Meditasyonla çok küçük yaşta tanıştım. O günden bugüne içimde pek çok katman açıldı. Niyetle eylem buluştuğunda ve denge hâlindeyken hayatın müziğini daha net duyduğumu hissediyorum. Resimle başlayan üretim pratiğim zamanla farklı malzemeler, teknikler ve disiplinlerle genişledi. Katmanlar açıldıkça ifade biçimim de dönüşmeye başladı; daha derinden, daha cesur, daha çok katmanlı bir dil arayışına girdim. Sanat benim için meditasyon gibi arındırıcı ve şifalandırıcı bir alan. Ürettikçe kendi sesimi daha net duyuyor, bilinçötesine yaklaşıyorum. Araştırma ve üretim alanım; insanın hem içsel hem tarihsel yolculuğuna odaklanıyor. Travma iyileşmesi, bilinçötesi, mitoloji, toplumsal kodlar, düalite, ışık ve gölge, denge ve dönüşüm gibi kavramlar işlerimin temelini oluşturuyor. Bu kavramların hem bireysel hem de kolektif hafızadaki karşılıklarını açığa çıkarmayı amaçlıyorum. İlerleyen süreçte pratiğimi daha deneyimsel alanlara taşımak; izleyiciyi yalnızca görsel değil, duyusal ve içsel bir katılımın parçası hâline getirmek istiyorum. Çünkü benim için sanat eseri, bakılan bir nesneden çok, temas edilen bir eşik. İzleyiciye sunduğum deneyim; çağrışım, yüzleşme ve dönüşüm için bir davet.


Sanatınızda geliştirdiğiniz dilin oluşum aşamalarını dinlemek isteriz; üslubunuzu belirleyen temel yaklaşımlar neler?

Sanatsal dilimin merkezinde ışık var. Işık benim için vazgeçilmez bir unsur; ancak onu yalnızca bir aydınlatma aracı olarak değil, başlı başına bir kavram olarak ele alıyorum. Çalıştığım tekniğe göre ışığın nasıl var olacağına karar veriyorum. Bazen bir yüzeyi yaran bir iz, bazen katmanları birbirine bağlayan bir hat, bazen de görünmeyeni açığa çıkaran bir eşik oluyor. Işığı dokumadaki iplikler gibi düşünüyorum. Hayatın kendisindeki ve bireyin iç dünyasındaki gelgitler, dokumanın yatay ve dikey hareketleri; atkı ve çözgü gibi. Ben, ışıkla gölgeleri dokuyan bir dokuyucuyum. Üretim sürecimde karşıtlıklar –aydınlık ve karanlık, görünür ve gizli, bilinç ve bilinçötesi– birbirine temas ederek anlam kazanıyor. Bugün pratiğim disiplinlerarası bir yaklaşımın izlerini taşıyor. Resimle başlayan yolculuğum farklı malzemelerle genişledi. Benim için sanatta önemli olan, monotonluğun ötesine geçebilmek; canlılık, devinim ve vitalite yaratabilmek. Kendi hikâyemi akıtırken aslında kendi mitolojimi kurduğumu hissediyorum. Üslubum da tam olarak bu akışın, bu içsel dokumanın içinden doğuyor.

Bir fikri 'bu artık esere dönüşmeli' dedirten o kıvılcım sizde nasıl oluşuyor?

Bir fikrin “artık esere dönüşmeli” dediğim an, aslında özümün akmaya başladığı an. İçimde bir yoğunluk birikiyor; kelimelere sığmayan, ama susmayı da kabul etmeyen bir hâl. O akış başladığında fikir kendiliğinden forma doğru ilerliyor. Bazen önce eserin adı geliyor. Kardan önce gelen koku gibi… Ruhun önce isme uğrayıp sonra bedene kavuşması gibi. İsim, eserin enerjisini taşıyan ilk işaret oluyor; sureti ise zihnimde daha sonra beliriyor. Bazen de tam tersi gerçekleşiyor: Görüntü, doku, form bir anda ortaya çıkıyor; adını ise zamanla fısıldıyor. Benim için o kıvılcım, zihinsel bir karardan çok sezgisel bir çağrı. İçimdeki öz ile fikrin titreşimi örtüştüğünde, artık onun yalnızca bir düşünce olarak kalamayacağını biliyorum. O noktada eser, kendini var etmek istiyor. 

Sanatsal üretiminizde ileride hangi meseleleri merkeze almayı düşünüyorsunuz?

Sanatsal üretimimde ilerleyen dönemde bütün sanat disiplinlerinin bir araya geldiği işler üretmeyi hedefliyorum. Opera, sahne, gesamtkunstwerk ve scenografiye duyduğum ilgi; görsel, işitsel ve mekânsal unsurların birleştiği bütüncül bir ifade alanına yönelmemi sağlıyor. Kendimi algıların töreninin orkestra şefi olarak konumlandırıyorum. Farklı disiplinlerin tek bir anlatı içinde eridiği, izleyiciyi içine alan deneyimsel yapılar kurmak istiyorum. Kültürel ve kolektif hafıza üretimimin merkezinde yer alıyor. Türklerin tarih boyunca sanatı hayatla iç içe yaşadığını düşünüyorum. Özellikle göçebe kültürde taşınan şey yalnızca eşya değil; kimlik, hafıza ve sembollerdi. Bu bilinç, işlerimde önemli bir referans noktası oluşturuyor. Gelecekte bu mirası çağdaş bir dil ve teknolojik imkânlarla yeniden yorumlamayı amaçlıyorum. Geçmiş ile geleceği, gelenek ile teknolojiyi, bireysel deneyim ile kolektif hafızayı aynı zeminde buluşturan; çok katmanlı ve dönüştürücü işler üretmeye doğru ilerliyorum.Geçmişe ait olanı bugünün malzemesi hâline getirmek; algıları dönüştüren, hafızayı güncelleyen, ortak bilinçte yeni kapılar aralayan deneyimler yaratmak, izleyiciyi hem tarihsel hem içsel bir yolculuğa davet eden işler üretmek istiyorum. Aynı zamanda kolektif uyanışı önceliklendiriyorum. Sanatın yalnızca bireysel bir ifade alanı değil; toplumsal bilinçte titreşim yaratan bir güç olduğuna inanıyorum. İşlerimin, izleyicide bir hatırlama, fark ediş ve içsel uyanış alanı açmasını önemsiyorum. 


Son olarak ODAK deneyimi nasıldı? İzleyicilerden aldığınız dikkat çeken geri dönüşler oldu mu? Bu yılın teması “YANSIMA” sizin sanatınızda nasıl bir yere dokundu?

ODAK deneyimi benim için oldukça güçlü ve besleyiciydi. İzleyicilerin eserimin önünde durup vakit geçirmesi, gerçekten temas kurmaları beni çok heyecanlandırdı. Bir işin önünde kalınması, onunla bir süre birlikte olunması benim için çok kıymetli. Çok sayıda yorum aldım; bazıları farklı açılardan geldi. Zaten amacım da ortak bir hikâye alanı açabilmekti. Farklı bakış açılarından eserimi dinlemek, onun bende başladığı yerden çıkıp kolektif bir anlatıya dönüşmesine tanıklık etmek çok güzeldi. Bu yılın teması olan “YANSIMA” benim pratiğimde derin bir yere dokundu. Ben yansımayı yalnızca bir yüzeyde beliren görüntü olarak değil, bir tezahür biçimi olarak konumlandırıyorum. İç dünyada olanın dışa vurumu, görünmeyenin görünür hâle gelmesi… Işıkla, gölgeyle ve bilinç katmanlarıyla çalışan biri olarak bu tema benim üretim dilimle doğal bir bağ kurdu. “Yansıma”nın hem bireysel hem kolektif düzlemde nasıl tezahür edebileceğini düşünmek ve bunu bir iş üzerinden görünür kılmak benim için unutulmayacak bir deneyim oldu. Bu yılın temasını, sergiyi yıllarca içimde taşıyacağıma eminim.


Yorumunuzu bırakın